Unutulan coğrafyamız
Yüzyıllardır Türk ve Müslüman olan vatan coğrqfYası, anlam kaymasına uğruyor, kayboluyor. |
|
Bize ait tüm değerler gibi şehirlerimiz de nisyana terkedilmiş, unutulmuşluğun hicranını yaşıyorlar. "Unutulan coğraJYamız" vatan toprağında gurbeti anlatıyor
Onyıllar boyunca ağıtlar yaktık, şiirler yazdık kaybettiğimiz vatan topraklarına. Adriyatik'ten, Çin Seddi'ne kadar uzanan bir coğrafyanın her yanı hatıralarımızia dolu. Ne yana dönsek; kendimizi, kendimizden bir parçayıgörüyoruz. Ağzımız Halep tatlısını, Şam balı nı yerken, kulağımız" Ah Laçin" türküsünü dinliyor.
ANADOLU'DAN BAŞLAYAN YABANCILAŞMA
1071 yılından bugüne Türk ve Müslüman olan bu topraklar, şimdi başka isimlerle anılıyor. Çanakkale-Dardanel, Behramkale-Assos, Selçuk-Efes, Orta Anadolu'nun birkısmı Kapadokya oldu günümüzde. Oysa İstanbul'u, Konstantinopolis diye ananlara karşı kamuoyunda oluşan tepkiler, önceki saydıklarımızın hiçbirisine gösterilmiyor. Turizm ve ticaret adına yapılanlar, yanlış da olsa hüsnükabul görüyor. Medyatik ve reklamcılığa uygun isimler antik çağlardan günümüze sökün ederken, sanki yaşadığımız hayatın parçası haline dönüşüyorlar. Bu bilinçli bir tercih mi, yoksa çok bilinenin prim yapmadığı günümüzde, bilinmeyenin cazibesini kullanan medyanın marifeti mi?
Olay zannettiğimizden daha mı çet refil yoksa? Devlet kültür politikalarıyla antik şehirleri, Müslüman şehirlerin önüne mi çıkartıyor?
Aslında cumhuriyetten sonra yapılan, bir imparatorluk kültürünün ve coğrafyasının tasfiyesinden başka bir şey değildir.
Marmara Universitesi öğretim üyesi Haluk Dursun bu konuya şöyle işaret ediyor: "Cumhuriyet, bir imparatorluğun tasfiyesinden sadece coğrafi sınırların daralması ve maddi kaynakların azalmasını anla yıp hesabını ona g6re yapacağına, marn kaynaklarını yani kültürünü tasfiye et1lli göze almıştır. Bu bir açıdan imparatorl~ değil imparatorluk kültürünün tasfiyesidir.
Osmanlı, Selçuklu ve Beylikler i manında yaygın kültür merkezlerinin luştuğuna değinen Dursun şöyle koı şuyor: "Bir-iki örnek vermek gereki" Konya, Kayseri, Erzurum, Malatya, Diyabakır, Sivas, Kastamonu, Tokat, Amasya, Manisa, Trabzon, Edirne, Bursa, GeliM Birgi, Tire, İznik, Mudurnu, Safranbol Divriği, Milas, Merzifon gibi beldeler küh rel zenginliklerini hep devam ettirmiş beM lerdi. Bu beldelerde mimarisi, medresesi, i savvuju, musikisiyle kısaca ilmi ve iifaTll) bir zenginlik ve neş'e bulunurken resm Müslüman kültürüne tavır alınması iki beldeler beslenemez, kendi kültürlerini yaşatamaz olmuşlardır. Selçuklu, Osınanlı küh rü yerli ve milli kalırken Greko-romen k türü evrenselolduğundan, turistik tarafli bulunduğundan ön plana çıkmaktadır.
Bunu anlamak için Tek Parti devri de, özellikle Milli Şef döneminde Maı Vekili Hasan Ali Yücel marifetiyle cie bir biçimde uygulanmış kültür po!iıü larına göz atmak gerekiyor.
1939 yılında toplanan Türk Neşri) Kongresi'nde Tercüme Encümeni laı fından hazırlanan rapor, bu politikaı esaslarını anlamak bakımından önem! dir. Rapora ek olarak daha sonra bü~ bir kısmı yayımlanan bir klasikler !isıı de sunulmuştur. Birinci maddede şu denilmektedir: "Listedeki eserler araıı da hümanist kültüre taalluku olanlara i hassa ehemmiyet verilmesi, umumiyetk eg lerin tam liste olarak ve mümkün old~ aslından tercüme ettirilmesi tavsiye olunur
Tercüme Encümeni'nin rapor Türk Neşriyat Kongresi'nde görüşlli rek kabul edilmiş ve kısa bir süre SOl teşkil edilen Tercüme Bürosu'nı programı olmuştu. Tercüme Dergisi i politikanın en önemli yayın organıdırı Islami muhteva taşıyan Türk kültürüı karşı Greko-Latin temeline dayanany ni bir kültür oluşturmaktadır. Nurulll Ataç ve Suat Yakup Baydur gibi, aynıı manda dilde arılaşmanın filozofluğu~ yapan bazı hümanist kültürcüler, okul! rımızda Yunanca ve Latince'nin öğn tilmesi gerektiğini savunurlar. 1942-43 ders yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde Yunan ve Latin filolojileri açılır, hatta bu yıllarda İstanbul ve Ankara'daki bazıliselerde Latince öğretimine başlanır.
1940 yılında başlayan hümanist kültür politikası ve tercüme faaliyeti çok geçmeden tesirini gösterir. Özellikle Anadolucular diye adlandırılan aydınlar grubund~ aşk der~cesinde bir Yunan mitoloji tutkunluğu başlamıştır: Mesela sürgün olarak gittiği Bodrum'un antik çağdaki adını benimseyerek yazdıklarına Halikarnas Balıkçısı diye imza atmaya başlayan Cevat Şakir Kabaağaçlı... Sabahattin Eyüboğlu da aşağı-yukarı onun gibi düşünüyordu. Sabahattin Eyüboğlu'nun adeta ilkçağ İyonyalılar'ı adına konuştuğu görülecektir. Biz derken kas ettiği, kökü Hititler'e, Lidyalılar'a, .. rigyalılar'a vb. dayanan mevhum bir Anadolu halkıdır. Anadolucular, bu mevhum halka objektif bir kimlik kazandırmak için halk arasında yaşayan bazı geleneklerle İlkçağ Anadolusu'nun bazı törenleri arasındaki münasebetleri araştırırlar. Bu görüşleri savunan aydınlara göre, Türkler Anadolu'ya geldiklerinde kendilerinden çok kalabalık bir halkla karşılaşmış ve onlarla kayna§arak kimliklerini kaybetmi§lerdir. Aslında söylenmek istenen şudur: "Bugün Ana dolu'da yaşayan halkın Türklükle bir ilgisi yoktur, Türkler Anadolu 'nun yerli halkına karışıp yok olmuşlardır. "
Bu acayip görüş, son yıllarda yeniden gündeme getiriliyordu. Ünlü bir arkeoloji profesörü Anadolu'da Türklük ve Müslümanlık vasfının fazlaca işlenmesini tehlikeli bulduğunu söylemişti. Bu görüş19S0'den sonra devlet tarafından terkedilmi§ gibi görünürse de, devletin asıl çatısını teşkil eden kurumlar tarafından devam ettirilmi§, daha da önemlisi turizm sektörü tarafından benimsenmi§ ve Anadolu'daki yerleşim bölgelerinin antik çağdaki adları bir bir hortlatılmı§tı. Tek Parti döneminde bir ara Ankara'da Hacı Bayram Meydanı'nın adı, August Meydanı diye değiştirilmek istenmişti. 1990'ların başlarında, Selçuk'un adının Efes olarak değiştirilmek istenmesi de hala hafızalardadır.
Türkiye'de iktidara kim gelirse gelsin, kültür bakanı kim olursa olsun bu görüş uygulanmaktadır. Antik şehirlerin ve antik isimierin hortlatılması bu uygulamaların bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.
Türkiye'de zaman, yerli kültürün leyhine böyle bir süreç takip eder. Ana aydınlarımızın bu sürece yaklaşımları oldukça büyük farklılıklar arzediyor. TürK ye'nin tek gezi dergisi Atlas'ın Genı Yayın Yönetmeni 'Mehmet Yaşin kendı antik ve Müslüman diye ayırmanın do~ olmadığını iddia ediyor: "Kendisinden ~ güne iki parça taştan başka bir şey kalmam olsa da Türkiye sınırları içindeki her ıün kent bizim bir kentimizdir. Neredeyse bin, dır üzerinde yaşadığımız bu topraklarda yemişierdir ve bu topraklardaki tarihin ve kültrün bir parçasıdır. Dolayısıyla görmezden gi inmesi değil, tam tersine sahip çıkılması gcrı ken değerlerdir. Üstelik, özellikle SelçukM ve sonra da Osmanlılar döneminde bu toprw lar üzerinde birlikte yaşadığımız çeşitli ha! larla derin ve köklü kültürel alışverişiere gm miş, pek çok şeyalınıp verilmiştir. "
Aynı hassasiyeti farklı bir boyutu) Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüı Müdürü Stefanos Yerasimos da paylaşıy~ Kültür Bakanlığı'nın Osmanlı ve SelçW lu öncesi eserlerin ortaya çıkarılması iı ayırdığı payın ve yaptığı harcamanın j tersiz olduğunu belirterek özellikle dii İslam ülkelerine göre Osmanlı mirasm son derece iyi korunduğunu savunuyor.
Oysa Kültür Bakanlığı'nın kazı ç lışmalarına baktığımızda söylenenler lı de gerçekleri yansıtmamaktadır. Cun huriyetin kuruluşundan bugüne geçı sürede yıllardır bir türlü bitmek bilm yen Selçuklu-Kubadabad Sarayı ve İznik çini fırınları kazısı dışında Türkler'le ilgili hatırlarda kalan tek bir çalışma yoktur. Üniversitelerin arkeoloji bölümlerinde Türk arkeolojisi bölümü bulunmuyor. Bahsi geçen kazıları yapanlar da sanat tarihçileridir. Kültür Bakanlığı'nın Osmanlı ve Selçuklu eserlerinin restorasyonlarına daha fazla kaynak aktardığı iddiaları ise hamhayaldir. İstanbul'da sadece Şehzade Camii'nin restorasyonunun kaynak yetersizliğinden yedi senedir sürmesi her türlü sözü geçersiz kılacak niteliktedir. Yine Konya Alaaddin Camii de yıllarca süren restorasyon ve tamir çalışmalarından sonra açılabilmiştir. Türkiye'de kazı yapan ülkeler ise yaptıkları kazıların nimetlerini fazlasıyla görmüşler. Kendi ülkelerinde müzeleri bunu ispat edecek kadar e~rlerle doludur.
Yerli kültür o kadar gözardı edilmiş ki, bugün antikacıları ve müzayedeleri gezip incelediğinizde Selçuklu eserlerinin rahatlıkla alınıp-satıldığını görür, hayrete düşersiniz. Oysa arkeolojik eser kategorisine giren bu eserlerin satışını yasal kılan herhangi bir düzenleme yapılmamıştır. Selçuklular'la aynı dönemde yaşamış devletlere ait eserleri alıpsattığınız taktirde tarihi eser kaçakçısıkabul edilir, mahkemelerle uğraşmak zorunda kalırsınız. Ayrım buraya kadar
BU DİYAR HANGİ DİYAR
Özellikle Türkiye'nin güney sahillerini dolaşanlar, karşılaştıkları isimlerle farklı bir dünyada olduklarını düşünüyorlar; Knidos, Lykia, Telmessos, Patara, nara, Kaunos sıradanıaşmış, hemen heryerde karşınıza çıkıveren isimler. Lokantalar, cafeler, otel ve tatil köyleri hep bu isimlerle anılıyor. Kimse bu isimler niye bu kadar yaygın diye hayıflanmıyor. Aklımıza gelen; Türk ve Müslüman coğrafyamızın geri planda tutuluşunun nedenleri. Cumhuriyet Türkiye'sinin üzerinde kurulu olduğu Anadolu topraklarıiki Türk-İslam imparatorluğu ve onlarca beyliğin mirasına sahip. Böyle olmasına rağmen bunlardan bihaberiz. Belli başlı merkezleri bilsek bile, herbiri bir beyliğe başkent olmuş il ve ilçelerindeki kültürel miras belleklerimizin yabancısı.
Hasankeyf, Ahlat, Harran, Birgi, Kınık, Selçuk, Divriği, Kula, Bergama, Kubadabad, Harput, Bilecik, Söğüt, Sinop, İznik, Arapgir, Eğin gibi hemen aklımıza geliveren tarih ve kültürümüzün silinmez izlerini taşıya!). ,şehirlerimizin sayısını bir hayli artırm'ak mümkün. Ama ne yazık ki bu isimler bile bizim için çok fazla bir anlam ifade etmiyor. Yurtiçinden ve dışından ülkemizi görmeye gelenlerin Efes'ten haberi olurken, yanıbaşında Selçuklular ve Beylikler döneminin muhteşem eserlerini barındıran Selçuk'tan, Birgi ve Tire'den haberleri olmuyor. Kayaköy ve Şirince'yi bilenlerin niçin Cumalıkızık'tan veya Kula'dan haberleri yok? Neden Trabzon dendiğinde aklınıza Sümela Manastın dışında hiçbir şey gelmiyor veya getirilmiyor? Trabzon adı anılınca aklınıza gelen bir tane tarihi cami, kervansaray, çeşme, medrese var mı? Yapılan yayınlar zihni kirlenmeye sebep oluyor.
Şehirlerimizin bazısı ise eski konumlarını ve özelliklerini hızla kaybediyor, kültürel anlamda dejenere oluyor, bize bambaşka şeyler hatırlatıyorlar. Anadolu Selçuklu Devleti'nin önemli liman şehri Alanya bugün sanki başka hiçbir şeyi yokmuşçasına plajlarıyla tanınıyor. Aynı durum Bursa için de geçerli. İlim ve kültürün yüzyıllarca merkezliğini yapmışbu şehrimiz artık sanayinin başdöndürücü gelişmesi altında kimliğini kaybetmenın acısını yaşıyor.
DİVRİĞİ’DE CENNETİN KAPISI
"Sanat ve mimarlık tarihçileri tarafindan her camide bulunan bu öğe üzerinde gerekli bütün bilgiler verilmiştir. Hazreti Muhammed'in(SAV) namaz kılarken doğrulduğu kıble yönündeki duvara yapılan mihraptan söz ediyoruz; bu konuda Hint sanatından eski Hıristiyan kiliseZerine kadar uzanan apsislerin ilişkilerinden, etkilerinden bahsedilebilir. Bu tür teorilerin belki kendi içlerinde bazı tutarlı noktaları vardır. Ama Divriği mihrabı bütün bu teorileri geçersiz kılıyor. Bu mihrap Cennet'e veya Allah 'ın ahenkli saf düzenine açılan kapıdan başka bir şey değildir; öyle bir aleme açılan kapı ki, oraya insanın bedeni hiçbir zaman geçemez ve yalnız düşüncelerde yatan gidişlerin hedefi olarak göz önünde tutulur" sözleriyle tavsif ettiği Divriği'deki Ulu Cami mihrabı Alman sanat tarihçisi Traugott Wöhrlın'da ulvi duygular uyandırmış. Eriştiği mimari güzellikle insanları büyüleyen yapılar ne yazık ki sadece "ihtisas ehli"nin bilgisi dahilinde kalmış. Gözden ırak olan, gönülden de ırak olurmuş atasözüne haklılık kazandıran bir vurdumduymazlıkla nisyana terk edilmiş. Divriği'de unutulan veya unutturulan Men gücekoğulları döneminde yapılmış Ulu Cami ve Dar'üşşifa, mermerin şiire dönüştüğü eserler. Anadolu Türklüğünün eriştiği zevk-i selimi yansıtan abideler. Anadolu'nun küçük bir kasabasında unutulanlar, görmezden geldiklerimizin binde biri bile değiL. Çini sanatında ekol olmuş, bir döneme adını vermiş Kubadabad bugün kuş uçmaz, kervan geçmez bir halde. Mimaride dönüm noktası olmuş, Selçuk-İsa Bey Camii ise yanı başındaki Efes'in şöhretinin mağlubu. Selçuklu taş işçiliğinin en güzel örneklerini bulunduran Ahlat, Aydınoğulları'na başkentlik yapmış Birgi ancak tarihi eser kaçakçılığı olduğunda gündeme gelen ilçelerimiz. Antika ve etnografik e ser satan galerilerin vazgeçilmezleri arasında yeralan seramiklerin yapıldığı yerlerden birisi olan Kınık'ın yerini bilenimiz var mı? Bu soruya müspet cevap verebilenimiz herhalde çok fazla olmayacaktır. Ya da imparatorluğumuzun ilk başkenti Söğüt, Bilecik ne haldedir? Dursun Fakı, Şeyh Edebali'nin mezarları nerededir? Günlük meşgalelerimizin çokluğu yüzünden ihmal ettiğimiz konular, Anadolu'da bekamızın devam etmesini sağlayacak unsurlar.
DIŞARISI KARANLIK
Yurtiçinde bu olumsuzluklar karşımıza çıkarken, aynı zihniyetin dışarıya yansıması da farklı olmaz. Yıllarca yurtdışındaki soydaşlarımız ve kültürel varlı'mızIa ilgilenenler "Turancı, Ümmetçi, Osmanlıcı" denilerek suçlanmış, tabtltluklarda bu ilginin hesabını vermek zorunda bırakılmışlardı. Seksenli yılların ortalarıyla birlikte bu konuda varolan ambargo, "Demirperde" ile birlikte kalktı. "Mevcud-u meçhul" bir dünya tüm gerçekliğiyle karşımıza çıkıverdi. Şimdi Dış Türkler'leilgilenmek her entellektüelin yapması gereken bir iş kabul ediliyor. Ama burada da ilgimiz,nüfusumuz olan bölgeler dışına çıkmıyor.
"Rumeli'yi kaybedişimiz dün dene. cek kadar yakın. Çok değil, dedelerimizin çocukluk yıllarının geçtiği yerler oralar. Orta Asya ile bağlarımızın kopması da bundan fazla değiL. Bmalardan göç edenler haHi sağ ve aramızda yaşıyor. Ailelerinin bir kısmı halii bırakıp geldikleri topraklarda hayat sürüyor. Oralardan gelen kültürel gelenek, sofralarımızdan türkülerimize kadar hayatın her alanında mevcut. Aramızdaki bağ ister-istemez devam ediyor. Ama bir de Türk-İslam nüfusunu kaybetmiş topraklar var ki, bunlar tamamen meçhulümüz. Bugün İspanya'nın Endülüs olduğunu bilenler, ne yazık ki Sicilya'dan habersiz. Orada kurmuş olduğumuz medeniyetin en az Endülüs kadar önemli ve muhteşem olduğunu bilenimiz yok. Aynı talihsizliği "Adalar Denizi", Ege'nin sakinleri de yaşıyorlar. Ege Adaları'ndaki Türk varlığı tamamen unutulmuş. Girit, Sakız, Rodos'ta sanki hiç yaşamamışız gibi duyarsızız. Oysa Adalar, Anadolu kıyılarından daha Türk. Ege Denizi'ni çevreleyen her iki anakaranın kıyı şehirlerinde ahalinin azımsanmayacak kısmı gayrimüslim olmasına rağmen, Ege Adaları'nda bu oran Türkler'den yana ağır basıyor.
İçiyle dışıyla kültür coğrafyamız bilgisizliğimizin kurbanı oluyor. Geçmişin varolan değerleri bugün "Kayıp Coğrafya"nın ögelerini oluşturuyor
Dr. Haluk DURSUN (Mar. Ünv. Atatürk Eğitim Fak. Öğt. Gör.): imparatorluk kültürü tasfiye edildi
Cumhuriyet bir imparatorluğun tasfiyesinden sadece coğrafi sınırların daralması ve maddi kaynakların azalmasını anlayıp hesabını ona göre yapacağına, manevi kaynaklarını yani kültürünü tasfiye etmeyi göze almıştır. Bu bir açıdan imparatorluğun değil imparatorluk kültürünün tasfiyesidir.
İşin esas rahatsız edici yönü kendilerini, yerli ve milli kültür taraftarı sayanların kültürel kaynaklarının zenginliği hakkında bilgilerinin ve onlardan faydalanma geleneklerinin olmayışıdır. Birgi'de Aydınoğlu Mehmet Bey Camii'ni görmeyen, Divriği'deki Mengüce koğlulları'nın eserlerini bilmeyen, Doğu Beyazıd'daki İshak Paşa Sarayı'nı aklından dahi geçirmeyen hatta İznik'i, Bursa'yı, Konya'yı, Edirne'yi daha da kötüsüıstanbul'da Koca Sinan'ın Rüstem Paşa ve Sokollu Camii'ni bile duymayan muhafazakarlarımız vardır. Bu insanların, devletin Efes'i, Kapadokya'yı, Ani Harabeleri'ni, Akdamar Adası'nı ön plana çıkarmasına itiraz etmeye hakları yoktur. Çözüm; imanını, ihlasını kurtaran, müesseselerini kuran muhafazakarların artık biraz da sanat ve estetik gibi 'ince işler'e el atmasıdır.
ProfDr. Stefanos YERASMIMOS (Arıadolu Ar~tırmaları Ens.Müdürü): Hangi coğrafya
Coğrafya dediğimiz zaman coğrayayı mı, beşeri coğrafyayı mı ön plana alacağız? Çünkü fiziki coğrafyaya dayanarak, bugün ülkelerin sınırları içinde kalan, öı ğin, Meriç'in aşağı ve yukarı haıii sının, Doğu Ege adaları ve Batı A dolu kıyılarının, Yukarı ve Orta i le ve Fırat havzalarının birer bü olduğunu söyleyebiliriz. Hatta d, eski insan yerleşmelerinin de bu tü ne uyduğunu görebiliriz. An 19. yüzyılda başlayan Osmanlı çokuluslu devletinden ulus-devletle kopma süresi bu uyumu altüst etı zorunlu göçler, tehcir ve mübadel fiziki coğraf1<ıyı siyasi coğrafyaya durmuş ve üç çeyrek yüzyıldan i yeni sınırların içinde yeni bir be coğrafya oluşmuştur.
Çok uluslu Osmanlı devletini ulus-devletler halinde parçalanm sürecinin sarsıntısı aşılmadı. Üstı beş yıldan beri eski Yugoslavya olup bitenlere bakılırsa bu süre daha tamamlanmadığı görülüi Çok uluslu Osmanlı devleti kül' coğrafyası mantığı ile, bugünkü u devletlerin kültür coğrafyası man! larının çakışmadığı açıktır. Ancai lus devletin günümüzün gerçeği olduğunu kabul etmekle birlikte Osmanlı kültür coğrafyasından esinlenmek belki de mümkündür.
Beşir AYVAZOGLU:Aydınlar eski Yunan adına konuşuyor
Hasan Ali Yücel'in Tercüme dergisinin Yunan özel sayısına (14 Mayıs 1945) yazdığı Önsöz'deki şu cümleler ilginçtir:
“Eski Yunanlılar'ı, dil yapıları, sosyal hayatları, insanlığa yadigar kalmış bütün eserleriyle tanımakta, kendimizi duyup anlama bakımından da büyük zaruret olduğunu takdir ediyoruz. HiHa artık konuşulmayan ve bir zamanlar Hıristiyanfığın kötü gördüğü (Hümanizmacıların piri Erasmus, eski Yunancayı gizli ve korkarak öğrenmişti) bu dilden kelimeler, bugünün medeniyet eserlerine isim olmakta; en yeni yapılarda bile Yunan mimarlarının buluşları iz bırakmakta, en yeni cemiyet ve devlet nizamlarının kadroları Yunan sitelerinin ve Yunan filozoflarının buluşları iz bırakmakta, en yeni cemiyet ve devlet nizamlarının kadroları Yunan sitelerinin ve Yunan filozoflarınınbize intikal eden- safha ve sahifelerinde varlığını devam ettirmektedir. Onun için bu medeniyet birbabanın ölüşü gibi 01müş; canlı bir mana ile oğullar ve torunlarında devam etmiş görüyoruz.
"İlyada sabahımızı tez getirecek kültür kaynaklarından biridir. Dilini bilmiyoruz, okuyamayız diyemezsiniz artık; elleri dert görmesin A. Kadir ve A. Erhat bir yandan Anadolu Türkçesinin hakkını verip tadını çıkararak öyle bir çevirivermişler ki bize, Batı dille rinde eşini zor bulursunuz. Bu çeviri öyle bir tarih bilinci getirebilir ki size, sizi kendi yurdunuzda gurbetlik eden köhne inançları öylesine silip süpürebilir ki, birden dünyaya, kendi yurdunuzda yeniden gelebilir, umutlu bir Akdeniz sabahında bir Renaissance dönemecinde bulabilirsiniz kendinizi."
Dikkat edilirse, Sabahattin Eyüpoğlu'nun adeta ilkçağ İyonyalılılar'ı adına konuştuğu görülecektir. Biz derken kasdettiği, kökü HititIer'e, Lidyalılar'a, Frigyalılar'a vb. dayanan mevhum bir Anadolu halkıdır. Eyüboğlu şöyle devam ediyor:
"Birkaç ay önce bir anıt jürisiyle Dumlupınar'a gitmiştim. Dumlu pınar Savaşı'nda bulunmuş emekli bir albay bize Mustafa Kemal Paşa'nın Meydan Savaşı'na kumanda ettiği yerde, zaferin nasıl kazanıldığını anlatıyordu. Başkumandanın ağzından o günlerde duyduğu sözlere birden şunu da ekledi:
"Dumlupınar'da biz Yunanlılardan Troyalılar'ın öcünü aldık!" Fatih'le Mustafa Kemal'i buluşturuveren bu söz yerimden hoplattıbeni (...) İster yakışsın, ister yakışmasın, bana olağan gelmekle kalmıyor bu söz: Atatürk'ün tarih görüşüne ve bilinmedik bir yanına ışık tutuyor. Üstelik Fatih'in mektubuyla birlikte İlyada'yı, Batı kültürünün kaynağını benimsemenin bir yolunu gösteriyor bize."
Mehmet YAşİN (ATLAS Dergisi Gn. Thy. Yönetmeni): Devletin politikasızliği eleştirilebilir
S elçuklular devri, Türk tarihinin en önemli dönemlerinden biridir. Ne var ki hala aydınlatılmamışen karanlık devirdir; bu devirdeki çeşitli öğretiler hakkındaki araştırmalar çok yetersizdir. Ama yine de bu konulardaki ilk araştırmaları Batılı bilim adamlarının gerçekleştirdiğini unutmamak gerekir. Cumhuriyet ile birlikte pek çok yerli bilim adamı bu konularda çalışmalar gerçekleştirmiş, dönemin çeşitli yönlerini ışığa çıkarmışlardır.
Kuşkusuz ki Selçuklu ve Osmanlı dönemi kültürel ve tarihi değer ve varlıklarına yeteri kadar önem verildiği ve bunların korun duğunu kimse söyleyemez. Ama aynı şeyantik kentler için de geçerlidir. Kızılırmak Deltası'nda binlerce yıl önce beyin ameliyatları yapılmıştır; bunları toprağın üstüne çıkarmaktan gurur duymaktan daha doğal bir şeyolamaz.
Ya da Selçuklu ve Osmanlı dönemi kenti Konya'ya bakalım: Dönemi simgeleyen yapıların onarımlarının aksatılmasının yanısıra, bu yapılar beton yığınları arasında neredeyse kaybolmuştur. Ama bunu bizzat devlet politikasının ürünü saymak doğru değildir; bu konu da devlet ancak politikasızlığıyla eleştirilebilir.
|