|
Kategori: Belirtilmemiş
|
ALİ ÜNAL |
07.08.2006 PAZARTESİ |
|
Etki alanı, ilgi alanı mı?
Ali Şeriati, Sorbonne’da doktora yaparken yaşadığı bir hadiseyi şöyle anlatır: “Fakülte kantininde İsrailli bir öğrenci gazete okuyor, ben de gazetenin bana dönük sayfasında Bolivya (Peru veya Şili?)’da meydana gelen darbenin haberini okumaya çalışıyordum.
İsrailli öğrenci bana bakarak, “Sana ne bir Güney Amerika ülkesindeki darbeden?” dedi. Onun ne okuduğunu sordum; döviz fiyatlarına baktığını söyledi ve ilave etti: “Bak, ben şimdi İsrail’e gideceğim. Dövizdeki her türlü oynama benim yol parama tesir edecektir. Ya bir Güney Amerika ülkesindeki darbenin sana ne etkisi olacak?” Şeriati bu hatırasını yorumlarken, “Bir insan olarak bizi dünyanın herhangi bir ülkesindeki darbe mi, yoksa döviz fiyatlarındaki oynamalar mı daha çok ilgilendirmeli?” diye sorar.
Uzun yıllar önce Sızıntı dergisinde Fatih Aydın imzalı ‘Etki Alanı, İlgi Alanı’ başlıklı çok güzel bir yazı yayınlanmıştı. Hepimizin ilgi ve merak alanımız, bir de etki alanımız vardır. İnsan olarak pek çok şeyi merak eder, pek çok şeye ilgi duyar, “ilmin hocası olan merak”ımızı gerekli gereksiz, faydalı faydasız bilgi ile tatmine çalışırız. Özellikle medya, ilgi alanımızın sınırlarını daha da genişletmektedir. Oysa, fertler olarak etki alanımız sınırlıdır. Acaba ilgi ve merak alanımızı etki, yani inşa ve tamir veya müsbet faaliyet alanımızla, İsrailli öğrenci gibi fayda alanımızla sınırlamamız mı daha insanîdir, yoksa ilgi ve merak alanımızı olabildiğince geniş tutmamız mı daha insanîdir?
Bu çok önemli soruyu kanaatimce himmet alanı, gayret alanı çerçevesinde cevaplayabiliriz. Yaratıcı tarafından verilmiş ve miktarını, ne zaman biteceğini bilemediğimiz bir ömür sermayemiz var; ayrıca çok önemli sorumluluklar altındayız. Her bir fert, bu sorumluluklar temelinde himmet alanını olabildiğince geniş tutmalı, insanlık tarihine yön veren, yön değiştiren akımların genellikle bir kişiyle başladığı gerçeğinden hareketle, “Ben varsam, dinim de, davam da vardır, ülkem de vardır, insanlık da, hattâ kâinat da vardır!” demeli, dinine, davasına, milletine, insanlığa gelen musibetleri kendinden bilmeli, Arşimet gibi, bir destek noktası bulduğunda dünyayı yerinden oynatabilecek, yörüngesinden sapmış dünyayı yörüngesine oturtacak, hattâ bu destek noktasını bulabilecek bir azim ve kararlılık içinde olmalıdır. Buna karşılık, insan olarak sınırlı bir güce, sınırlı potansiyellere sahip bulunduğumuz da bir vakıadır. Dolayısıyla, himmet sahamızı olabildiğince geniş tutarken, gücümüzü, kabiliyetlerimizi, her türlü sermayemizi etki ve gayret alanımıza sarf etmeli, daima yapma veya inşa ve tamir, yani müsbet hareket içinde olmalı, merakımızın bizi etki ve gayret sahamızın dışında lüzumsuz ilgilere çekmesine müsaade etmemeliyiz.
Himmeti olmayanın gayreti olmaz; inşa ve tamir adına gayreti olmayan, bütün enerjisini, gücünü, kabiliyetlerini, her türlü sermayesini ilgi ve merak alanına sarf eder. Yaptığı müsbet bir şey, ortaya koyduğu bir eser olmadığı gibi, gayret sahiplerini sürekli tenkit etmekle, konuşmakla, bağırıp çağırmakla vakit geçirir. Böylece, gerçekten bir şey yapıyormuşçasına vicdanının sesini susturmaya ve kendini, ispat-ı vücut etme kompleksini tatmine yönelir.
Müslüman, sadece Lübnan, Filistin, Irak ve Afganistan’daki Müslüman mazlumlara değil, dünyanın her tarafındaki müslim-gayrimüslim bütün mazlumlara yardım etme, gerekirse tek bir mazlum için bile savaşma sorumluluğu altındadır. Ama bu sorumluluğu ifanın pek çok cepheleri vardır. Bu cepheleri tayin eden ise, önce her Müslüman için söz konusu olmak üzere kalbî ızdırap ve dualarımız, sonra da fert fert etki ve gayret sahamızdır. Dünyanın en batısında İslâm adına ayağına bir toz bulaşan bir Müslüman, bazen dünyanın en doğusundaki mazlum bir kardeşine birlikte bulunduğu Müslümanlardan daha çok yardım etmiş olabilir. Önemli olan, kâinat kadar geniş himmet sahası içinde her bir ferdin kendisiyle sınırlı gayret sahasını doldurmaya çalışmasıdır. Kalbî ızdırabı, duası ve böyle bir gayreti olmayan ise, Müslümanların derdinden söz etmemelidir.
07.08.2006
e-posta adresi:ali.unal@zaman.com.tr
|
13:28 - 12/8/2006 - {yok} -
Kategori: Belirtilmemiş
| Tuncay Opçin-M.Ali Eren - Sayı: 89 - 17.08.1996 |
| |
Unutulan coğrafyamız
Yüzyıllardır Türk ve Müslüman olan vatan coğrqfYası, anlam kaymasına uğruyor, kayboluyor. |
|
Bize ait tüm değerler gibi şehirlerimiz de nisyana terkedilmiş, unutulmuşluğun hicranını yaşıyorlar. "Unutulan coğraJYamız" vatan toprağında gurbeti anlatıyor
Onyıllar boyunca ağıtlar yaktık, şiirler yazdık kaybettiğimiz vatan topraklarına. Adriyatik'ten, Çin Seddi'ne kadar uzanan bir coğrafyanın her yanı hatıralarımızia dolu. Ne yana dönsek; kendimizi, kendimizden bir parçayıgörüyoruz. Ağzımız Halep tatlısını, Şam balı nı yerken, kulağımız" Ah Laçin" türküsünü dinliyor.
ANADOLU'DAN BAŞLAYAN YABANCILAŞMA
1071 yılından bugüne Türk ve Müslüman olan bu topraklar, şimdi başka isimlerle anılıyor. Çanakkale-Dardanel, Behramkale-Assos, Selçuk-Efes, Orta Anadolu'nun birkısmı Kapadokya oldu günümüzde. Oysa İstanbul'u, Konstantinopolis diye ananlara karşı kamuoyunda oluşan tepkiler, önceki saydıklarımızın hiçbirisine gösterilmiyor. Turizm ve ticaret adına yapılanlar, yanlış da olsa hüsnükabul görüyor. Medyatik ve reklamcılığa uygun isimler antik çağlardan günümüze sökün ederken, sanki yaşadığımız hayatın parçası haline dönüşüyorlar. Bu bilinçli bir tercih mi, yoksa çok bilinenin prim yapmadığı günümüzde, bilinmeyenin cazibesini kullanan medyanın marifeti mi?
Olay zannettiğimizden daha mı çet refil yoksa? Devlet kültür politikalarıyla antik şehirleri, Müslüman şehirlerin önüne mi çıkartıyor?
Aslında cumhuriyetten sonra yapılan, bir imparatorluk kültürünün ve coğrafyasının tasfiyesinden başka bir şey değildir.
Marmara Universitesi öğretim üyesi Haluk Dursun bu konuya şöyle işaret ediyor: "Cumhuriyet, bir imparatorluğun tasfiyesinden sadece coğrafi sınırların daralması ve maddi kaynakların azalmasını anla yıp hesabını ona g6re yapacağına, marn kaynaklarını yani kültürünü tasfiye et1lli göze almıştır. Bu bir açıdan imparatorl~ değil imparatorluk kültürünün tasfiyesidir.
Osmanlı, Selçuklu ve Beylikler i manında yaygın kültür merkezlerinin luştuğuna değinen Dursun şöyle koı şuyor: "Bir-iki örnek vermek gereki" Konya, Kayseri, Erzurum, Malatya, Diyabakır, Sivas, Kastamonu, Tokat, Amasya, Manisa, Trabzon, Edirne, Bursa, GeliM Birgi, Tire, İznik, Mudurnu, Safranbol Divriği, Milas, Merzifon gibi beldeler küh rel zenginliklerini hep devam ettirmiş beM lerdi. Bu beldelerde mimarisi, medresesi, i savvuju, musikisiyle kısaca ilmi ve iifaTll) bir zenginlik ve neş'e bulunurken resm Müslüman kültürüne tavır alınması iki beldeler beslenemez, kendi kültürlerini yaşatamaz olmuşlardır. Selçuklu, Osınanlı küh rü yerli ve milli kalırken Greko-romen k türü evrenselolduğundan, turistik tarafli bulunduğundan ön plana çıkmaktadır.
Bunu anlamak için Tek Parti devri de, özellikle Milli Şef döneminde Maı Vekili Hasan Ali Yücel marifetiyle cie bir biçimde uygulanmış kültür po!iıü larına göz atmak gerekiyor.
1939 yılında toplanan Türk Neşri) Kongresi'nde Tercüme Encümeni laı fından hazırlanan rapor, bu politikaı esaslarını anlamak bakımından önem! dir. Rapora ek olarak daha sonra bü~ bir kısmı yayımlanan bir klasikler !isıı de sunulmuştur. Birinci maddede şu denilmektedir: "Listedeki eserler araıı da hümanist kültüre taalluku olanlara i hassa ehemmiyet verilmesi, umumiyetk eg lerin tam liste olarak ve mümkün old~ aslından tercüme ettirilmesi tavsiye olunur
Tercüme Encümeni'nin rapor Türk Neşriyat Kongresi'nde görüşlli rek kabul edilmiş ve kısa bir süre SOl teşkil edilen Tercüme Bürosu'nı programı olmuştu. Tercüme Dergisi i politikanın en önemli yayın organıdırı Islami muhteva taşıyan Türk kültürüı karşı Greko-Latin temeline dayanany ni bir kültür oluşturmaktadır. Nurulll Ataç ve Suat Yakup Baydur gibi, aynıı manda dilde arılaşmanın filozofluğu~ yapan bazı hümanist kültürcüler, okul! rımızda Yunanca ve Latince'nin öğn tilmesi gerektiğini savunurlar. 1942-43 ders yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde Yunan ve Latin filolojileri açılır, hatta bu yıllarda İstanbul ve Ankara'daki bazıliselerde Latince öğretimine başlanır.
1940 yılında başlayan hümanist kültür politikası ve tercüme faaliyeti çok geçmeden tesirini gösterir. Özellikle Anadolucular diye adlandırılan aydınlar grubund~ aşk der~cesinde bir Yunan mitoloji tutkunluğu başlamıştır: Mesela sürgün olarak gittiği Bodrum'un antik çağdaki adını benimseyerek yazdıklarına Halikarnas Balıkçısı diye imza atmaya başlayan Cevat Şakir Kabaağaçlı... Sabahattin Eyüboğlu da aşağı-yukarı onun gibi düşünüyordu. Sabahattin Eyüboğlu'nun adeta ilkçağ İyonyalılar'ı adına konuştuğu görülecektir. Biz derken kas ettiği, kökü Hititler'e, Lidyalılar'a, .. rigyalılar'a vb. dayanan mevhum bir Anadolu halkıdır. Anadolucular, bu mevhum halka objektif bir kimlik kazandırmak için halk arasında yaşayan bazı geleneklerle İlkçağ Anadolusu'nun bazı törenleri arasındaki münasebetleri araştırırlar. Bu görüşleri savunan aydınlara göre, Türkler Anadolu'ya geldiklerinde kendilerinden çok kalabalık bir halkla karşılaşmış ve onlarla kayna§arak kimliklerini kaybetmi§lerdir. Aslında söylenmek istenen şudur: "Bugün Ana dolu'da yaşayan halkın Türklükle bir ilgisi yoktur, Türkler Anadolu 'nun yerli halkına karışıp yok olmuşlardır. "
Bu acayip görüş, son yıllarda yeniden gündeme getiriliyordu. Ünlü bir arkeoloji profesörü Anadolu'da Türklük ve Müslümanlık vasfının fazlaca işlenmesini tehlikeli bulduğunu söylemişti. Bu görüş19S0'den sonra devlet tarafından terkedilmi§ gibi görünürse de, devletin asıl çatısını teşkil eden kurumlar tarafından devam ettirilmi§, daha da önemlisi turizm sektörü tarafından benimsenmi§ ve Anadolu'daki yerleşim bölgelerinin antik çağdaki adları bir bir hortlatılmı§tı. Tek Parti döneminde bir ara Ankara'da Hacı Bayram Meydanı'nın adı, August Meydanı diye değiştirilmek istenmişti. 1990'ların başlarında, Selçuk'un adının Efes olarak değiştirilmek istenmesi de hala hafızalardadır.
Türkiye'de iktidara kim gelirse gelsin, kültür bakanı kim olursa olsun bu görüş uygulanmaktadır. Antik şehirlerin ve antik isimierin hortlatılması bu uygulamaların bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.
Türkiye'de zaman, yerli kültürün leyhine böyle bir süreç takip eder. Ana aydınlarımızın bu sürece yaklaşımları oldukça büyük farklılıklar arzediyor. TürK ye'nin tek gezi dergisi Atlas'ın Genı Yayın Yönetmeni 'Mehmet Yaşin kendı antik ve Müslüman diye ayırmanın do~ olmadığını iddia ediyor: "Kendisinden ~ güne iki parça taştan başka bir şey kalmam olsa da Türkiye sınırları içindeki her ıün kent bizim bir kentimizdir. Neredeyse bin, dır üzerinde yaşadığımız bu topraklarda yemişierdir ve bu topraklardaki tarihin ve kültrün bir parçasıdır. Dolayısıyla görmezden gi inmesi değil, tam tersine sahip çıkılması gcrı ken değerlerdir. Üstelik, özellikle SelçukM ve sonra da Osmanlılar döneminde bu toprw lar üzerinde birlikte yaşadığımız çeşitli ha! larla derin ve köklü kültürel alışverişiere gm miş, pek çok şeyalınıp verilmiştir. "
Aynı hassasiyeti farklı bir boyutu) Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüı Müdürü Stefanos Yerasimos da paylaşıy~ Kültür Bakanlığı'nın Osmanlı ve SelçW lu öncesi eserlerin ortaya çıkarılması iı ayırdığı payın ve yaptığı harcamanın j tersiz olduğunu belirterek özellikle dii İslam ülkelerine göre Osmanlı mirasm son derece iyi korunduğunu savunuyor.
Oysa Kültür Bakanlığı'nın kazı ç lışmalarına baktığımızda söylenenler lı de gerçekleri yansıtmamaktadır. Cun huriyetin kuruluşundan bugüne geçı sürede yıllardır bir türlü bitmek bilm yen Selçuklu-Kubadabad Sarayı ve İznik çini fırınları kazısı dışında Türkler'le ilgili hatırlarda kalan tek bir çalışma yoktur. Üniversitelerin arkeoloji bölümlerinde Türk arkeolojisi bölümü bulunmuyor. Bahsi geçen kazıları yapanlar da sanat tarihçileridir. Kültür Bakanlığı'nın Osmanlı ve Selçuklu eserlerinin restorasyonlarına daha fazla kaynak aktardığı iddiaları ise hamhayaldir. İstanbul'da sadece Şehzade Camii'nin restorasyonunun kaynak yetersizliğinden yedi senedir sürmesi her türlü sözü geçersiz kılacak niteliktedir. Yine Konya Alaaddin Camii de yıllarca süren restorasyon ve tamir çalışmalarından sonra açılabilmiştir. Türkiye'de kazı yapan ülkeler ise yaptıkları kazıların nimetlerini fazlasıyla görmüşler. Kendi ülkelerinde müzeleri bunu ispat edecek kadar e~rlerle doludur.
Yerli kültür o kadar gözardı edilmiş ki, bugün antikacıları ve müzayedeleri gezip incelediğinizde Selçuklu eserlerinin rahatlıkla alınıp-satıldığını görür, hayrete düşersiniz. Oysa arkeolojik eser kategorisine giren bu eserlerin satışını yasal kılan herhangi bir düzenleme yapılmamıştır. Selçuklular'la aynı dönemde yaşamış devletlere ait eserleri alıpsattığınız taktirde tarihi eser kaçakçısıkabul edilir, mahkemelerle uğraşmak zorunda kalırsınız. Ayrım buraya kadar
BU DİYAR HANGİ DİYAR
Özellikle Türkiye'nin güney sahillerini dolaşanlar, karşılaştıkları isimlerle farklı bir dünyada olduklarını düşünüyorlar; Knidos, Lykia, Telmessos, Patara, nara, Kaunos sıradanıaşmış, hemen heryerde karşınıza çıkıveren isimler. Lokantalar, cafeler, otel ve tatil köyleri hep bu isimlerle anılıyor. Kimse bu isimler niye bu kadar yaygın diye hayıflanmıyor. Aklımıza gelen; Türk ve Müslüman coğrafyamızın geri planda tutuluşunun nedenleri. Cumhuriyet Türkiye'sinin üzerinde kurulu olduğu Anadolu topraklarıiki Türk-İslam imparatorluğu ve onlarca beyliğin mirasına sahip. Böyle olmasına rağmen bunlardan bihaberiz. Belli başlı merkezleri bilsek bile, herbiri bir beyliğe başkent olmuş il ve ilçelerindeki kültürel miras belleklerimizin yabancısı.
Hasankeyf, Ahlat, Harran, Birgi, Kınık, Selçuk, Divriği, Kula, Bergama, Kubadabad, Harput, Bilecik, Söğüt, Sinop, İznik, Arapgir, Eğin gibi hemen aklımıza geliveren tarih ve kültürümüzün silinmez izlerini taşıya!). ,şehirlerimizin sayısını bir hayli artırm'ak mümkün. Ama ne yazık ki bu isimler bile bizim için çok fazla bir anlam ifade etmiyor. Yurtiçinden ve dışından ülkemizi görmeye gelenlerin Efes'ten haberi olurken, yanıbaşında Selçuklular ve Beylikler döneminin muhteşem eserlerini barındıran Selçuk'tan, Birgi ve Tire'den haberleri olmuyor. Kayaköy ve Şirince'yi bilenlerin niçin Cumalıkızık'tan veya Kula'dan haberleri yok? Neden Trabzon dendiğinde aklınıza Sümela Manastın dışında hiçbir şey gelmiyor veya getirilmiyor? Trabzon adı anılınca aklınıza gelen bir tane tarihi cami, kervansaray, çeşme, medrese var mı? Yapılan yayınlar zihni kirlenmeye sebep oluyor.
Şehirlerimizin bazısı ise eski konumlarını ve özelliklerini hızla kaybediyor, kültürel anlamda dejenere oluyor, bize bambaşka şeyler hatırlatıyorlar. Anadolu Selçuklu Devleti'nin önemli liman şehri Alanya bugün sanki başka hiçbir şeyi yokmuşçasına plajlarıyla tanınıyor. Aynı durum Bursa için de geçerli. İlim ve kültürün yüzyıllarca merkezliğini yapmışbu şehrimiz artık sanayinin başdöndürücü gelişmesi altında kimliğini kaybetmenın acısını yaşıyor.
DİVRİĞİ’DE CENNETİN KAPISI
"Sanat ve mimarlık tarihçileri tarafindan her camide bulunan bu öğe üzerinde gerekli bütün bilgiler verilmiştir. Hazreti Muhammed'in(SAV) namaz kılarken doğrulduğu kıble yönündeki duvara yapılan mihraptan söz ediyoruz; bu konuda Hint sanatından eski Hıristiyan kiliseZerine kadar uzanan apsislerin ilişkilerinden, etkilerinden bahsedilebilir. Bu tür teorilerin belki kendi içlerinde bazı tutarlı noktaları vardır. Ama Divriği mihrabı bütün bu teorileri geçersiz kılıyor. Bu mihrap Cennet'e veya Allah 'ın ahenkli saf düzenine açılan kapıdan başka bir şey değildir; öyle bir aleme açılan kapı ki, oraya insanın bedeni hiçbir zaman geçemez ve yalnız düşüncelerde yatan gidişlerin hedefi olarak göz önünde tutulur" sözleriyle tavsif ettiği Divriği'deki Ulu Cami mihrabı Alman sanat tarihçisi Traugott Wöhrlın'da ulvi duygular uyandırmış. Eriştiği mimari güzellikle insanları büyüleyen yapılar ne yazık ki sadece "ihtisas ehli"nin bilgisi dahilinde kalmış. Gözden ırak olan, gönülden de ırak olurmuş atasözüne haklılık kazandıran bir vurdumduymazlıkla nisyana terk edilmiş. Divriği'de unutulan veya unutturulan Men gücekoğulları döneminde yapılmış Ulu Cami ve Dar'üşşifa, mermerin şiire dönüştüğü eserler. Anadolu Türklüğünün eriştiği zevk-i selimi yansıtan abideler. Anadolu'nun küçük bir kasabasında unutulanlar, görmezden geldiklerimizin binde biri bile değiL. Çini sanatında ekol olmuş, bir döneme adını vermiş Kubadabad bugün kuş uçmaz, kervan geçmez bir halde. Mimaride dönüm noktası olmuş, Selçuk-İsa Bey Camii ise yanı başındaki Efes'in şöhretinin mağlubu. Selçuklu taş işçiliğinin en güzel örneklerini bulunduran Ahlat, Aydınoğulları'na başkentlik yapmış Birgi ancak tarihi eser kaçakçılığı olduğunda gündeme gelen ilçelerimiz. Antika ve etnografik e ser satan galerilerin vazgeçilmezleri arasında yeralan seramiklerin yapıldığı yerlerden birisi olan Kınık'ın yerini bilenimiz var mı? Bu soruya müspet cevap verebilenimiz herhalde çok fazla olmayacaktır. Ya da imparatorluğumuzun ilk başkenti Söğüt, Bilecik ne haldedir? Dursun Fakı, Şeyh Edebali'nin mezarları nerededir? Günlük meşgalelerimizin çokluğu yüzünden ihmal ettiğimiz konular, Anadolu'da bekamızın devam etmesini sağlayacak unsurlar.
DIŞARISI KARANLIK
Yurtiçinde bu olumsuzluklar karşımıza çıkarken, aynı zihniyetin dışarıya yansıması da farklı olmaz. Yıllarca yurtdışındaki soydaşlarımız ve kültürel varlı'mızIa ilgilenenler "Turancı, Ümmetçi, Osmanlıcı" denilerek suçlanmış, tabtltluklarda bu ilginin hesabını vermek zorunda bırakılmışlardı. Seksenli yılların ortalarıyla birlikte bu konuda varolan ambargo, "Demirperde" ile birlikte kalktı. "Mevcud-u meçhul" bir dünya tüm gerçekliğiyle karşımıza çıkıverdi. Şimdi Dış Türkler'leilgilenmek her entellektüelin yapması gereken bir iş kabul ediliyor. Ama burada da ilgimiz,nüfusumuz olan bölgeler dışına çıkmıyor.
"Rumeli'yi kaybedişimiz dün dene. cek kadar yakın. Çok değil, dedelerimizin çocukluk yıllarının geçtiği yerler oralar. Orta Asya ile bağlarımızın kopması da bundan fazla değiL. Bmalardan göç edenler haHi sağ ve aramızda yaşıyor. Ailelerinin bir kısmı halii bırakıp geldikleri topraklarda hayat sürüyor. Oralardan gelen kültürel gelenek, sofralarımızdan türkülerimize kadar hayatın her alanında mevcut. Aramızdaki bağ ister-istemez devam ediyor. Ama bir de Türk-İslam nüfusunu kaybetmiş topraklar var ki, bunlar tamamen meçhulümüz. Bugün İspanya'nın Endülüs olduğunu bilenler, ne yazık ki Sicilya'dan habersiz. Orada kurmuş olduğumuz medeniyetin en az Endülüs kadar önemli ve muhteşem olduğunu bilenimiz yok. Aynı talihsizliği "Adalar Denizi", Ege'nin sakinleri de yaşıyorlar. Ege Adaları'ndaki Türk varlığı tamamen unutulmuş. Girit, Sakız, Rodos'ta sanki hiç yaşamamışız gibi duyarsızız. Oysa Adalar, Anadolu kıyılarından daha Türk. Ege Denizi'ni çevreleyen her iki anakaranın kıyı şehirlerinde ahalinin azımsanmayacak kısmı gayrimüslim olmasına rağmen, Ege Adaları'nda bu oran Türkler'den yana ağır basıyor.
İçiyle dışıyla kültür coğrafyamız bilgisizliğimizin kurbanı oluyor. Geçmişin varolan değerleri bugün "Kayıp Coğrafya"nın ögelerini oluşturuyor
Dr. Haluk DURSUN (Mar. Ünv. Atatürk Eğitim Fak. Öğt. Gör.): imparatorluk kültürü tasfiye edildi
Cumhuriyet bir imparatorluğun tasfiyesinden sadece coğrafi sınırların daralması ve maddi kaynakların azalmasını anlayıp hesabını ona göre yapacağına, manevi kaynaklarını yani kültürünü tasfiye etmeyi göze almıştır. Bu bir açıdan imparatorluğun değil imparatorluk kültürünün tasfiyesidir.
İşin esas rahatsız edici yönü kendilerini, yerli ve milli kültür taraftarı sayanların kültürel kaynaklarının zenginliği hakkında bilgilerinin ve onlardan faydalanma geleneklerinin olmayışıdır. Birgi'de Aydınoğlu Mehmet Bey Camii'ni görmeyen, Divriği'deki Mengüce koğlulları'nın eserlerini bilmeyen, Doğu Beyazıd'daki İshak Paşa Sarayı'nı aklından dahi geçirmeyen hatta İznik'i, Bursa'yı, Konya'yı, Edirne'yi daha da kötüsüıstanbul'da Koca Sinan'ın Rüstem Paşa ve Sokollu Camii'ni bile duymayan muhafazakarlarımız vardır. Bu insanların, devletin Efes'i, Kapadokya'yı, Ani Harabeleri'ni, Akdamar Adası'nı ön plana çıkarmasına itiraz etmeye hakları yoktur. Çözüm; imanını, ihlasını kurtaran, müesseselerini kuran muhafazakarların artık biraz da sanat ve estetik gibi 'ince işler'e el atmasıdır.
ProfDr. Stefanos YERASMIMOS (Arıadolu Ar~tırmaları Ens.Müdürü): Hangi coğrafya
Coğrafya dediğimiz zaman coğrayayı mı, beşeri coğrafyayı mı ön plana alacağız? Çünkü fiziki coğrafyaya dayanarak, bugün ülkelerin sınırları içinde kalan, öı ğin, Meriç'in aşağı ve yukarı haıii sının, Doğu Ege adaları ve Batı A dolu kıyılarının, Yukarı ve Orta i le ve Fırat havzalarının birer bü olduğunu söyleyebiliriz. Hatta d, eski insan yerleşmelerinin de bu tü ne uyduğunu görebiliriz. An 19. yüzyılda başlayan Osmanlı çokuluslu devletinden ulus-devletle kopma süresi bu uyumu altüst etı zorunlu göçler, tehcir ve mübadel fiziki coğraf1<ıyı siyasi coğrafyaya durmuş ve üç çeyrek yüzyıldan i yeni sınırların içinde yeni bir be coğrafya oluşmuştur.
Çok uluslu Osmanlı devletini ulus-devletler halinde parçalanm sürecinin sarsıntısı aşılmadı. Üstı beş yıldan beri eski Yugoslavya olup bitenlere bakılırsa bu süre daha tamamlanmadığı görülüi Çok uluslu Osmanlı devleti kül' coğrafyası mantığı ile, bugünkü u devletlerin kültür coğrafyası man! larının çakışmadığı açıktır. Ancai lus devletin günümüzün gerçeği olduğunu kabul etmekle birlikte Osmanlı kültür coğrafyasından esinlenmek belki de mümkündür.
Beşir AYVAZOGLU:Aydınlar eski Yunan adına konuşuyor
Hasan Ali Yücel'in Tercüme dergisinin Yunan özel sayısına (14 Mayıs 1945) yazdığı Önsöz'deki şu cümleler ilginçtir:
“Eski Yunanlılar'ı, dil yapıları, sosyal hayatları, insanlığa yadigar kalmış bütün eserleriyle tanımakta, kendimizi duyup anlama bakımından da büyük zaruret olduğunu takdir ediyoruz. HiHa artık konuşulmayan ve bir zamanlar Hıristiyanfığın kötü gördüğü (Hümanizmacıların piri Erasmus, eski Yunancayı gizli ve korkarak öğrenmişti) bu dilden kelimeler, bugünün medeniyet eserlerine isim olmakta; en yeni yapılarda bile Yunan mimarlarının buluşları iz bırakmakta, en yeni cemiyet ve devlet nizamlarının kadroları Yunan sitelerinin ve Yunan filozoflarının buluşları iz bırakmakta, en yeni cemiyet ve devlet nizamlarının kadroları Yunan sitelerinin ve Yunan filozoflarınınbize intikal eden- safha ve sahifelerinde varlığını devam ettirmektedir. Onun için bu medeniyet birbabanın ölüşü gibi 01müş; canlı bir mana ile oğullar ve torunlarında devam etmiş görüyoruz.
"İlyada sabahımızı tez getirecek kültür kaynaklarından biridir. Dilini bilmiyoruz, okuyamayız diyemezsiniz artık; elleri dert görmesin A. Kadir ve A. Erhat bir yandan Anadolu Türkçesinin hakkını verip tadını çıkararak öyle bir çevirivermişler ki bize, Batı dille rinde eşini zor bulursunuz. Bu çeviri öyle bir tarih bilinci getirebilir ki size, sizi kendi yurdunuzda gurbetlik eden köhne inançları öylesine silip süpürebilir ki, birden dünyaya, kendi yurdunuzda yeniden gelebilir, umutlu bir Akdeniz sabahında bir Renaissance dönemecinde bulabilirsiniz kendinizi."
Dikkat edilirse, Sabahattin Eyüpoğlu'nun adeta ilkçağ İyonyalılılar'ı adına konuştuğu görülecektir. Biz derken kasdettiği, kökü HititIer'e, Lidyalılar'a, Frigyalılar'a vb. dayanan mevhum bir Anadolu halkıdır. Eyüboğlu şöyle devam ediyor:
"Birkaç ay önce bir anıt jürisiyle Dumlupınar'a gitmiştim. Dumlu pınar Savaşı'nda bulunmuş emekli bir albay bize Mustafa Kemal Paşa'nın Meydan Savaşı'na kumanda ettiği yerde, zaferin nasıl kazanıldığını anlatıyordu. Başkumandanın ağzından o günlerde duyduğu sözlere birden şunu da ekledi:
"Dumlupınar'da biz Yunanlılardan Troyalılar'ın öcünü aldık!" Fatih'le Mustafa Kemal'i buluşturuveren bu söz yerimden hoplattıbeni (...) İster yakışsın, ister yakışmasın, bana olağan gelmekle kalmıyor bu söz: Atatürk'ün tarih görüşüne ve bilinmedik bir yanına ışık tutuyor. Üstelik Fatih'in mektubuyla birlikte İlyada'yı, Batı kültürünün kaynağını benimsemenin bir yolunu gösteriyor bize."
Mehmet YAşİN (ATLAS Dergisi Gn. Thy. Yönetmeni): Devletin politikasızliği eleştirilebilir
S elçuklular devri, Türk tarihinin en önemli dönemlerinden biridir. Ne var ki hala aydınlatılmamışen karanlık devirdir; bu devirdeki çeşitli öğretiler hakkındaki araştırmalar çok yetersizdir. Ama yine de bu konulardaki ilk araştırmaları Batılı bilim adamlarının gerçekleştirdiğini unutmamak gerekir. Cumhuriyet ile birlikte pek çok yerli bilim adamı bu konularda çalışmalar gerçekleştirmiş, dönemin çeşitli yönlerini ışığa çıkarmışlardır.
Kuşkusuz ki Selçuklu ve Osmanlı dönemi kültürel ve tarihi değer ve varlıklarına yeteri kadar önem verildiği ve bunların korun duğunu kimse söyleyemez. Ama aynı şeyantik kentler için de geçerlidir. Kızılırmak Deltası'nda binlerce yıl önce beyin ameliyatları yapılmıştır; bunları toprağın üstüne çıkarmaktan gurur duymaktan daha doğal bir şeyolamaz.
Ya da Selçuklu ve Osmanlı dönemi kenti Konya'ya bakalım: Dönemi simgeleyen yapıların onarımlarının aksatılmasının yanısıra, bu yapılar beton yığınları arasında neredeyse kaybolmuştur. Ama bunu bizzat devlet politikasının ürünü saymak doğru değildir; bu konu da devlet ancak politikasızlığıyla eleştirilebilir.
|
AKSİYON
23:16 - 9/8/2006 - {yok} -
Kategori: Belirtilmemiş
|
|
Güle güle Türkçe
Pop çağının siyasete, sanata ve okumaya uzak gençleri Türkçeyi kendi dünyalarına göre yorumlayıp konuşuyor. Kelimeler internet diline göre törpüleniyor. İngilizce-Türkçe karışımı konuşuyor, sesleri farklı çıkarıyorlar. Seyirci kelimesi "seyircıı" oldu bile. Bundan birkaç yıl önce müzik kanallarındaki DJ kızların, kelimeleri İngilizce gibi telaffuz ederek İngilizce-Türkçe karışımı konuşmalarını şaşkınlıkla izliyorduk. Giderek bu duruma alıştık. Aradan bir süre geçti, bir de baktık ki, siyasete, sanata ve okumaya ilgi duymayan gençler, gün boyu müzik kanallarını seyrediyor ve konuşma tarzları buradaki sunucuları bile geride bırakıyor. Türkçeyi düzgün konuşma derdi olmayan gençlerin konuşma dilini internet yazışmaları ve pop kültürü yönlendiriyor. |
|
Artık yüklemi, öznesi belli olmayan bir "internet dili" oluştu. İşte bir gencimizin internet yazışmalarındaki kültür yüklü cümleleri: "Akşam telefon faturasını görünce oha falan oldum. Anneme söyledim. Aaa ne oluyo falan oldu. Napıcaz şimdi yani olduk. Bunun üzerine bir de su faturası kabarık gelince bismillah olduk yani."
Yeni bir ceket aldınız. "Güle güle kullan", "iyi günlerde eskit" gibi iyi dileklerde bulunmak artık modası geçmiş bir ifade. "Abi ceket yapmışsın" cümlesi yukarıdaki anlatımı üç kelimede özetliyor. Biri duygu sömürüsü yaptığı zaman "vicdan yaptım" diyerek karşılık verilebiliyor. Duygu sömürüsü yapma, ya da vicdanımı sızlatıyorsun nevinden bir şeyler denmek isteniyor. Yapmak ve olmak da neredeyse tüm fiillerin imdadına yetişen yardımcı fiillerden. "Tavır yapma" (olaya tavrını koymak ya da küsmek), "su yapma" (ciddiyetini muhafaza etmemek) yeni çarpıcı cümleler arasında.
Bunların yanı sıra internet yazışmalarıyla gündeme gelen birçok kısaltma sözcük, normal yazı ve konuşma diline de girdi. Selam sözü artık internet harici yazışmalarda slm (selam), mrb (merhaba), grsz-by (görüşürüz) şeklinde kullanılıyor. Nasılsın sorusuna karşılık "Sen nasılsın?" şeklindeki soru ise İngilizce"de kısaca bu anlama gelen "u?" diye yazılıyor. İnternette yazışmaya chat"leşme demeye çoktan alıştık. Ancak, Türk Dil Kurumu bu durumdan son derece mustarip.
Türkçeyi çözmen için İngilizceyi de bilmen gerekecek!
Bu şekilde dile hem yazılışı hem de okunuşuyla birlikte giren yabancı kelimelere getirilen eklerin kesme işaretiyle ayrıldığı, ancak bu şekiller Türkçenin ses uyumu kurallarına uymadığı için işi daha da çıkmaza sürüklediği ifade ediliyor. Bu durumu dilin hem ses yapısının, hem yazı özelliğinin, hem de söz varlığının bozulması olarak yorumlayan Türk Dil Kurumu Başkanı Şükrü Halûk Akalın "İngilizceyi Türkçeye katarak söylenmek istenen şu: " Ey vatandaş sen şu metni okuyup anlamak istiyorsan yalnızca Türkçe bilmen yeterli değil, biraz da İngilizce bileceksin! Şu anda İnglizcenin "fesahatçı"ları var. Yazıldığı ve okunduğu gibi uyguluyorlar. İmlada yeni bir kargaşa ortaya çıkıyor. Dilde yabancı ögelerin artması söz varlığını bozuyor. Hacker"lar deniyor. Hacker"in okunuşunu bilen biri bu kelimeyi çoğul olarak yazarken hacker"lar diyor. Bunun anlamını bilmeyen biri ise Türkçe okunuşuna göre hacker"ler olması gerektiğini düşünerek "-lar" ekine anlam veremiyor. Eski dilde ileri gelen, reis gibi anlamlar içeren sözün yazılışının benzeri olan İngilizce server ise sunucu anlamına geliyor. Server diye yazıp "sörvır" şeklinde okuyorlar. İmlada bir karmaşa oluşuyor. Bunun Türkçe karşılığı var. Sunucu denilmesi gerekir" diyor.
Dilimize girmekte olan güncel yabancı kelimeleri tespit eden ve Türkçe karşılıklarını yayınlayan Türk Dil Kurumu"nun Başkanı Akalın, bu verileri kitle iletişim kurumlarına da gönderiyor. Türkçe adına en çok gazetecilere, yazar ve gazete-dergi editörlerine görev düştüğünü belirtiyor. Çünkü insanlar yabancı kelimeleri ilk önce televizyon ve gazetelerden öğreniyor. Okumaya ilgi duymayan kesimin Türkçe bilgisine de aynı şekilde kitle iletişim araçları yön veriyor.
"Döncem ben sana"
Gençlerin konuşma dilinin başkalaşmasını ilk keşfedenler ünlü komedyenlerdi. Beyazıt Öztürk"ün üniversiteli gençleri karikatürize eden tiplemesinin kulağına yapıştırdığı cep telefonu ile sürekli sağa sola sallanarak konuşması ve herkese "Döncem ben sana" diyerek telefonu kapatması gerçek hayattaki "tiki" gençlerin tipik bir kopyası.
Kıyafetleri hip hop tarzı olan gençlerde ne gam belirtisi var ne de huzur. Arada kalmışlık ve umursamazlık her hallerinden akıyor. Tofita reklamındaki genç kız yadırganmıştı. Heyecanlarını çığlık atarak ve anlamsız sözlerle ifade eden karakterlerin tasviriydi. Kelimeleri ağzında yuvarlayarak ve harfleri değiştirerek konuşuyordu. "Seyirci"yi "seyircıı" diye telaffuz ediyor, yaka anlamına gelen "degaje"yi göğüs yerine kullanıyordu ama onu çok sevdik. Gözümüze en az Tofita kadar hoş göründü!
Son zamanların fazla şehirli dizisi Avrupa Yakası"nın Selin tiplemesi ne geçim derdi ne de kültürlü olma endişesi taşıyan bir kimlik. Bir süre yurtdışında kalmış. Türkçeyi ancak birkaç kelime ve bağlaçlar vasıtasıyla konuşuyor. İnternet gençliğinin diline pelesenk olan "Oha falan oldum yani" çıkışıyla hiç de âdâba uygun konuşmuyordu fakat biz onu eğlenceli bulduk.
"Çocuk da yaparım kariyer de" diyerek çalışan genç kadınlara da cesaret veren "özgür kız" Nil Karaibrahimgil, gençliğin yaşam şekline yeni jargonlar ekledi. İngilizcevari aksanıyla dilde de özgür olduğunu kanıtlamaya çalıştı ve başardı da. İnce kumaştan tasarlanan giysileri ve uçuk kaçık, çocuksu hareketleriyle onu da sevdik!... Çünkü şarkısı tutuldu. "Kırıcan mı belimi" diyecek kadar fütursuz değildi. Ama biz bu sözleri de kanıksadık. Güfteler de artık gündelik Türkçeyle yazılıyor. "Ayağını yerden kescem senin" diyen Gülben Ergen bu trendi (!) yakalayanlardandı.
"Azerbaycan"da terledim"
Gençlerin bu dilini bir tepki dili ve gelip geçici görenler de var. Kültürün yüksek değerlerini tekrar edebiyata, konuşma ve yazı diline kazandırmak bir özlem. Toplumun sığ bir dil kullandığına dikkat çeken Yavuz Bülent Bakiler, ülkemizi Batı dünyası ile kıyaslıyor. Bakiler, "Batı dünyası 8 yıllık eğitimde ders kitaplarını 71 bin kelime ile yazıyor. Bu rakam Japonya"da 44 bin, İtalya"da 32 bin, Türkiye"de 6 bin"dir. Çağdaş medeniyet seviyesine sıçramak mecburiyetinde olan bir ülkede, çocuklarımızı 6 bin kelimenin içerisine hapsetmek gericiliktir" diyor.
Azerbaycan Yazarlar Birliği"nden Anar Rasulzade"nin "Biz, 1990 yılına kadar Sovyet emperyalizmi altındaydık. Birtakım yanlışları bilerek yapıyorduk. Benim anlayamadığım, Türkiye hür ve müstakil bir ülke, size kim emrediyor, kim doğru yoldan uzaklaştırıyor?" dediğini hatırlatan Bakiler, "Bu, bizim Türk ve İslam dünyasıyla bağlarımızı kopartma isteğidir. Şu an konuştuğumuz dil ileride Türkçenin sonu olur" diyor.
"Biz de farklı bir dil kullanmıştık"
Öğretim görevlisi ve Türkçenin doğru kullanımı üzerine kitapları olan Feyza Hepçilingirler ise, gençlerin Türkçe konusundaki duyarsızlığını yeni neslin kendini ispat etme hevesi olarak nitelendiriyor. Hepçilingirler"e göre, dilde jargon da denilen alt grupların oluşma nedeni gençlerde kedisinden farklı olanın anlayamayacağı özel bir dil oluşturma isteği. Hepçilingirler bunun gelip geçici bir akım olduğunu düşünüyor. "Biz de kendimizi ifade etmede farklı bir dil kullanmıştık" diyor.
Eski TRT spikerlerinden Erkan Oyal ise dildeki sorunları gençlerin kimlik arayışıyla ilintiliyor. "Kullanılan anlamsız ifadeler bana göre çok tehlikeli. Popüler bilimciler ise olur böyle şeyler diyor. Dildeki bu sorunun Türkiye"de yaşanan sosyal ve iktisadî kaostan kaynaklandığını düşünüyorum" diyor.
Market Türkçemiz var ya...
Sivas Cumhuriyet Üniversitesi öğretim görevlisi Ahmet Turan Alkan ise konuyu daha farklı bir açıdan ele alıyor. Alkan, "Bütün dünyada pop kültürün egemenliği var. Ticarî olarak büyük pazar değerine sahip bir endüstri. Eurovision yarışmasına bakın bir kere; her ülke pop tarzında besteyle yarışıyor. Pop kültürün ve müziğin egemenliği tartışılmıyor; dünyanın en tabii şeyiymiş gibi karşılanıyor. Pop kültürün bir de "pop dil"i var. Popun kültürü satıh kültürü olduğu için dili de, kelime haznesi de satıhta kalıyor. Dikkat ettiniz mi, Türkiye"nin yarışa İngilizce sözlü bir şarkıyla katılması bile kimseyi rahatsız etmedi, itiraz gelmedi pek. Bu, işin evrensel tarafı; bize ait kısmına gelince, gençlerimize dilin imkanlarını, genişliğini, başka hangi işlere yarayabileceğini öğretemiyoruz. Çocuklarda bırakın Türkçeyi, dil şuuru yok, pek zayıf. Gördükleri eğitim yetersiz, yaşadıkları dünya da öyle aman aman dil zenginliği gerektiren bir zorlamada bulunmuyor. Daha fazlasını niçin talep etsinler ki, market Türkçesi yetiyor da artıyor bile" diyor.
Türkçeyi umursamayan gençler olduğu kadar onu korumak için mücadele edenler de var. Bilkent Üniversitesi"nde başlayan "Türkçesi Varken" kampanyası hızla yayılıyor. Umarız konuyu gençler kendi aralarında tartışır ve bu kez Türkçenin hayırına olacak jargonlar geliştirirler.
TÜRK DİL KURUMU BAŞKANI PROF.DR. ŞÜKRÜ PROF.DR. HALUK AKALIN: METROSEKSÜEL DEĞİL BAKIMLI ERKEK
- Gençler birkaç bağlaçla (yani, falan oldum gibi) meramlarını anlatmaya çalışıyorlar. Türkçeyi düzgün konuşma kaygıları da yok. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?
Ana dilimiz Türkçeye ilgisizliğe, kayıtsızlığa bağlıyorum. Ancak bu kayıtsızlık yalnızca dilimize karşı değil, genel olarak kültür değerlerimize karşı bir ilgisizlik, aldırmazlık, kayıtsızlık söz konusu. İngilizce sözleri bir İngiliz veya bir Amerikalı gibi söylemeye çalışanlar, sınırlı sayıda bildikleri Türkçe sözleri ise Türk gibi değil de bir yabancı gibi söylüyorlar. Söz dağarcıkları da sınırlı olduğu için birkaç sözle konuşuyorlar. Duygularını, düşüncelerini tam olarak ifade edemeyen kişiler, bildikleri birkaç kelimeye de olmadık anlamlar yüklüyorlar ve olur olmaz her yerde bu sözleri kullanıyorlar.
- Gençler içlerindeki güzellikleri dil ile ifade edemiyor.
Dilin zayıflamasının psikolojilere de etkisi olacaktır. Dilin anlatım gücünden yararlanamayanların ruh hâline bu durum elbette olumsuz olarak yansıyacaktır. Duygularını anlatamayan genç, "Beni neden anlamıyorlar, neden anlaşılamıyorum?" diyerek kabuğuna çekilecektir. Aile içinde sağlıklı ilişkilerin ve iletişimin kurulmasında dilin önemi de ortaya çıkıyor. Ana babaların da dili kullanmaları açısından çocuklarından farksız olduğunu gözlemliyoruz.
- Türkçenin geliştirilmesiyle ilgili projeleriniz var mı?
Üzerinde önemle durduğumuz çalışma Türkçenin Temel Söz Varlığı Veri Tabanı Projesidir. Türkçenin bütün söz varlığını büyük bir sözlük veri tabanı halinde kullanıma sunacağız. Bu benim hayalimdi. Şimdi TDK"nın amacı haline geldi. Bu veri tabanının içinde neler olacak? Öncelikle, yazı dilimizin sözlüğü Türkçe Sözlük, bu veri tabanında yer alıyor. (http//tdk.org.tr) Türkçenin en gelişmiş ve en güncel sözlüğünü ücretsiz olarak hizmete sunduk. Basılı Türkçe sözlüklerin hiçbirinde tetiklemek, derogasyon=ayrıklık, ötelemek gibi sözleri bulamazsınız. Bu sözlükte güncel olaylar sonucunda dilimize giren kelimeler bire bir takip ediliyor. Bu, Türkiye Türkçesinin en gelişmiş sözlüğüdür. İçinde 100 bini aşan söz, deyim, anlam varlığı bulunuyor.
Temel sözlük veri tabanında, "Terimler Sözlüğü" de var. Bütün bilim ve sanat dallarındaki terimler araştırılıyor. Ayrıca Kişi Adları Sözlüğü, Derleme Sözlüğü, Tarama Sözlüğü, Tarihsel Türkçe Sözlük ve Türk Lehçelerindeki Sözler olmak üzere 7 ayrı bölüm altında geniş bir içeriğe sahip olacak. Bu veri tabanı aracılığı ile elektronik ortamda insanlar istedikleri kelimenin Türkçede gelmiş geçmiş bütün dönemlerde ve mimarlık, sanat tarihi gibi bütün alanlarda ne gibi anlamlarda kullanıldığını öğrenebilecekler. Bu projemiz 2007"de tamamlanmış olacak.
- Türkçe"ye girmiş yabancı kelimelere karşılık olarak Türkçe kelime üretmek doğru mu?
Türk Dil Kurumu olarak dilimizin söz varlığına katılmış, yaygınlaşmış ve Türkçeleşmiş yabancı kökenli sözlere karşılık türetmekten çok dilimize girmek üzere olan sözlere karşılıklar buluyoruz. Anchorman, arboretum, derogasyon, metroseksüel gibi toplumumuzun yeni karşılaştığı kavramlara karşılıklar buluyoruz.
- Edebiyat dili anlamında Türkçe yetersiz mi?
Türkçe, tarihinin her döneminde edebiyat dili olmuştur. Bizim ilk yazılı kaynağımız Orhon Yazıtları, Türk edebiyatının söylev türündeki en büyük eserlerimizden biridir. Türkçe asla yetersiz değildir. Türkçenin gücünden haberdar olmayan, Türkçenin söz varlığından bîhaber kişilerin dili yetersizdir.
TÜRKÇESİ VE DOĞRUSU VARKEN
Yanlış: Doğru Şok olmak: Şoke olmak Kontür: Kontör Derogasyon: Ayrıklık-ayrıcalık Show: Şov Start almak: Başlamak Trend: Eğilim Spontane: Kendiliğinden Center: Merkez Check etmek: Kontrol etmek Laptop: Dizüstü Provoke etmek: Kışkırtmak Adapte olmak: Uyum sağlamak Feedback: Geri bildirim Printer: Yazıcı Revize etmek: Yenilemek Elimine etmek: Elemek Televizyon izlemek: Televizyon seyretmek Blok (bloğu): Blok (bloku) Parlemento: Parlamento Dinazor: Dinozor Azerbeycan: Azerbaycan Ambiyans: Hava, ortam Partner: Eş Entegre olmak: Bütünleşmek
MİLLÎ EĞİTİM BAKANLIĞI MÜSTEŞARI PROF.DR. NECAT BİRİNCİ: EĞİTİM TÜRKÇENİN TAM ORTA YERİNDE
Türkçenin, anaokulundan ilköğretimin 5. sınıfına kadar son derece bilinçli ve ağırlıklı bir şekilde öğretilmesi gerekir. Buradan, diğer öğretim kademelerinde bu konu daha hafif yer tutabilir anlamı çıkmamalıdır. Milletler ana dillerine özel önem verirler. Çünkü ana dil, milletin varlığı ile doğrudan ilişkilidir.
Yukarıda sözünü ettiğimiz eğitim devresinde Türkçe, dilbilgisi kuralları çerçevesi içinde değil, çıkış noktası söze dayalı metinler aralığından öğrenciye verilmelidir. Bu metinler, masallar, halk hikâyeleri, atasözleri, deyimler, bilmeceler, tekerlemeler olmalıdır. Dilin büyülü, çekici, hoş dünyası bu metinlerle, bu yaşta öğrenciye hissettirilmelidir. Bu devrede dilbilgisi kurallarını öne çıkarmak ve bu kuralları öğrenciye belleten bir sistemi uygulamak, öğrencide dil zevkini köreltir.
Öğrencide dil zevkini uyandıracak, öğrencilere okuma alışkanlığı kazandıracak metinler hazırlanmaktadır. Bu çocuk kitapları üzerinde uzman arkadaşlarımız çalışıyor. İlköğretimin 6. sınıfından orta öğretimin sonuna kadar okutulmak üzere 100 temel eser tespiti çalışmamız vardır. Değişik kültür çevrelerinden, üniversitelerden, yayın dünyasından, edebiyatçılar arasından belirlenmiş 35 kişilik bir grup, başlangıcından bu yana Türk edebiyatının 100 eserini belirleyecek. Bu komisyon ilk toplantısını yaptı. İkinci toplantı haziran ayı içinde yapılacak. Bu toplantılardan çıkacak neticeler sonrasında bu eserler belirlenmiş olacaktır. 6. sınıftan orta öğretimin sonuna kadar bu eserlerin yüzde altmışı, bir program dâhilinde ve öğretmenlerin rehberliğinde öğrenciler tarafından okunacak. Bu düz bir okuma değil, eserlerin dil, kültür, düşünce ve estetik varlığını ortaya koyan bir çalışma şeklinde olacak.
Seçilecek bu yüz eserin içinde Cumhuriyetten sonra yazılmış olanları kelime varlığı yönünden ayrıca ele alınacak ve bunlardan bir sözlük oluşturulacak. Bu sözlük, Türkçe"nin bir genel sözlüğü değil, orta öğretimi bitirmiş bir öğrencinin öğrenmek durumunda olduğu kelimeleri ihtiva eden bir sözlük olacaktır ve 4 ilâ 5 bin civarında kelimeyi ihtiva edecektir.
Ayrıca Türkçe öğretimi içinde şiir ezberleme çalışmaları teşvik edilecek. Bu yol ile öğrencilerin en olgun dil metinleri ile karşılaşması sağlanmış olacak.
|
20:00 - 9/8/2006 - {yok} -
Kategori: Belirtilmemiş
| Emin Akdağ - Haşim Söylemez - Sayı: 479 - 09.02.2004 |
6 yorum | |
60 yıllık sırrı açıklıyoruz: YÜCELCİ TÜRKLER
Henüz dokuz aylık evliydi. Komünist Yugoslavya rejimi tarafından içeri alındıktan bir hafta sonra biricik kızı dünyaya geldi. Arkadaşlarıyla birlikte jet hızıyla yargılandı. Suçları, Türk ve Müslüman kimliklerine sahip çıkmaktı. Üç arkadaşıyla birlikte idama mahkum edildi. Üç aylık kızı, eşi, annesi, babası ve kardeşleriyle tel örgü gerisinde son defa görüşmesine izin verildiğinde teller kızını görmeyi engelliyordu. Yakınları ağlıyordu. Ama Nazmi Ömer ölüme giderken bile son derece metanetliydi. Ve ağzından şu tarihi sözler dökülüyordu; "Ağlamayın, sizi Türkiyeli kardeşlerime emanet ediyorum. Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti."60 yıldır saklı kalan; hapis cezaları, 4 idam ve 200 bin Makedonya Türk"ünün Türkiye"ye göçüyle sonuçlanan hazin bir hikayenin dosyasını açıyoruz. İşgalci Bulgarlar ile baskıcı komünist Tito rejimine karşı mevcudiyetlerini, kimliklerini ve inançlarını korumayı amaçlayan kahraman Türk gençlerinin ve onların kurdukları Yücel Teşkilatı"nın hikayesi bu. Türk basınında ilk defa yayınlanacak bu dosyada, o günleri yaşayan son Yücelciler ile idam edilen dört şehitten birinin eşiyle görüşme de yer alıyor.
|
|
Yıl 1937. Herkes, muhtemel bir savaşı ve sonrasında neler olabileceğini konuşuyor. Üsküp"te Şuayb Aziz ve bir grup idealist Türk genci de Makedonya"nın gelişmelerden nasıl etkilenebileceği üzerine fikir alışverişinde bulunuyorlar. Aziz, daha sonra kurulacak Yücel Teşkilatı"nın başına geçecek kişidir. O yıllarda ülkede iki grup vardır; Stalin"in desteklediği Titocular ve İngilizlerin arka çıktığı kraliyet taraftarı Mihaylovistler. Aziz"e göre iki grup arasındaki mücadelede kimin galip geleceği önemsizdi. Çünkü her halükârda Türkler ve Müslümanlar zarar görecekti. İngilizlerle işbirliği yapan Stalin, savaş sonrasında Müslümanları Balkanlar"dan silmeyi tasarlıyordu. İkinci Dünya Savaşı başlamıştı. Almanya ise Balkanlar"ı emniyete almadan Ruslara saldırmak istemiyordu. Şuayb Aziz, bu sebeple Almanların bölgedeki Türk ve Müslüman nüfus ile dost olmaya çabalayacağını ön görüyordu. Nitekim Almanlar 1941"de Makedonya"yı, Yugoslavya"nın ezeli rakiplerinden Bulgaristan"ın denetimine bırakınca, Ruslar, Balkanlar"daki planlarından uzaklaşır gibi olmuşlardı.
Ancak Bulgarlar, Vardar Makedonyası denilen bölgede son derece baskıcı bir yönetim anlayışı ortaya koyuyor ve Türkleri aşağılıyordu. Bu gelişme üzerine zaten "Türklerin milli varlıklarını, manevi değerlerini, örf, adet ve geleneklerini korumak ve yaşatmak amacıyla" kıpırdanışa geçmiş olan Türk gençleri Yücel Teşkilatı"nın çekirdeğini oluşturdular. Bu atmosferde Türkiye"den gizlice getirtilebilen başta Kur"an-ı Kerim olmak üzere, Atatürk"ün Nutuk"u, Mehmet Akif"in Safahat"ı, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Namık Kemal ve Yahya Kemal Beyatlı"nın şiir kitaplarıyla gençler arasında şuur oluşturulmaya gayret edildi. Her geçen gün büyüyen teşkilat 1943"te Türkiye"nin Üsküp Konsolosu Emin Vefa Gerçek ile temasa geçti. 1944"te Tito liderliğindeki komünist Yugoslavya kuruldu. Bundan önceki yönetim Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı"ydı. Teşkilat, Türklerin lehine bazı haklar koparma niyetiyle komünist organlara adamlarını yerleştirdi. Sonunda 1945"te Türkiye"nin Belgrad Büyükelçisi Kamil Koperler ile irtibat kuruldu. İlk defa böyle bir teşkilatın varlığından söz edilmekteydi. Tüzük maddelerini ve iki sayfalık önsözü bizzat kaleme alan teşkilat başkanı Şuayb Aziz, oluşuma Yücel adı verildiğini açıklamıştı.
Teşkilat başkanı Şuayb Aziz, Üsküp Ataullah Efendi Medresesi"nde eğitim görmüştü. Fıkıh, kelam ve tasavvuf konularında eğitim aldığı Mısır El Ezher Üniversitesi"ni ikincilikle bitirmişti. Ankara"da üniversite öğretim üyeliği için bağlantı kurmuş ancak 2. Dünya Savaşı"nda sınırların kapanmasıyla Türkiye"ye dönememişti. Üsküp"te üst düzey devlet görevlerini reddederek teşkilat faaliyetleriyle uğraştı. Geçimini çiftçilikle sağlamaktaydı.
Teşkilat yönetim komitesinden Nazmi Ömer, Belgrad Üniversitesi hukuk mezunuydu. Tito rejiminde Üsküp İdare Mahkemesi Genel Sekreterliğini yürüttü. Teşkilat veznedarı Ali Abdurrahman, matbaacılık ve öğretmenlik yapıyor, Birlik gazetesini çıkartıyordu. Adem Ali, teşkilata silah temin etmekle ve bunları saklanmakla ilgilendi. Abdülkerim Sezer ağır ceza hakimiydi. Teşkilat genel sekreteri Şerafeddin Ferid ise Fransızca öğretmeniydi. Zaten teşkilatın yüzde 90"ı öğretmenlerden oluşuyordu.
Yücelciler en çaplı organizasyonu Üsküp ve Köprülü şehirlerinde gerçekleştirdi. Gizlilik ilkesine son derece riayet eden teşkilat üyeleri yeni alfabeyle ilk Türk gazetesi Birlik"i 23 Aralık 1944"te çıkarmaya başladı. Gazete logosunun yanında cami resmi vardı. Daha sonra gazeteyi ele geçiren komünistler cami resmini kaldırdı. Üsküp Radyosu"nda ilk Türkçe yayını Yücelciler yaptı. Aynı zamanda çok sayıda Türk öğretmenin yetiştiği kurslar düzenlendi. Buralarda Türkçe dersleri verildi. Makedonya"nın en iyi öğretmenleri arasındaki üyeler, Türklerin yaşadığı en ücra köylere kadar giderek öğrenciler için Türk alfabeli okuma kitapları hazırladı. Hapis yıllarında bile Üsküp Türk Tiyatrosu"nda sahnelenmek üzere çok sayıda tiyatro eserini Türkçeye çevirdiler.
Bir başka bilgi: Bulgar işgali sırasında Üsküp"teki Türkiye konsolosluğunun güvenliği Yücelci gençlerce sağlandı. Ayrıca bölge hususunda Türkiye"yi ilgilendiren her türlü istihbarat da Şuayb Aziz ve Nazmi Ömer tarafından Belgrad Büyükelçiliği"ne ulaştırıldı. Konsolos ve büyükelçi vasıtasıyla Türkiye, bu teşkilattan haberdar oluyordu. Ancak ne mücadele süreci, ne tutuklamalar, ne de idamlar sırasında Türkiye, teşkilata destek çıkmadı. Yardım talebinde bulunan teşkilat, İnönü yönetiminden, "Misak-ı Milli dışındaki Türkler bizi ilgilendirmiyor" cevabını aldı.
İkinci Dünya Savaşı"nın karışık yıllarında arayış ve mücadele içine giren sadece Türkler değildi. Arnavutlar iki ayrı örgüt kurdu. Balistler, Müslüman; Nasyonal Demokratik Şikiptar adlı örgüt ise milliyetçi-komünist Arnavutlarca organize edildi. Balistler, Sırplara karşı yaklaşık 80 bin kayıp verdi. Bosna"daki Müslümanların haklarını savunmak amacıyla, Aliya İzzetbegoviç"in de en genç üye olarak içinde yer aldığı Genç Müslümanlar teşkilatı faaliyete geçti. Prizren"deki Türkler, Genç Türkler adı altında örgütlendi. Niyetleri farklı örgütler de vardı. VMRO isimli örgütün amacı Makedonya"yı Bulgaristan"a bağlamaktı. Drajistler ise kralcı Sırpların teşkilatıydı. Komünist Tito rejimi, kral yanlısı 400 bin Sırp"ı da tutukladı.
İlk tutuklama ve idamlar
1947"de Tito, Stalin"in de baskısıyla Yugoslavya"daki bütün milliyetçi teşkilatları ortadan kaldırmaya çalıştı. İlk tutuklamalar 1947 Ağustos"unda gerçekleşti. İlk grup tutuklu 16 kişinin duruşması 19 Ocak"ta başladı. Bu süreçte basın aracılığıyla ve hoparlörler kullanılarak Yücelciler aleyhinde kamuoyu oluşturulmakta, Türkler sindirilmeye ve psikolojik baskı altına alınmaya çalışılmaktaydı. Tutuklanan Türklerin avukat tutmalarına izin verilmedi. Yönetimin tayin ettiği avukatlar da hapis korkusuyla savunma yapamıyorlardı. 25 Ocak "ta mahkeme jet hızıyla kararını verdi. 27 Şubat 1948 tarihinde dört teşkilat üyesi Şuayb Aziz, Adem Ali, Ali Abdurrahman ve Nazmi Ömer kurşuna dizilerek idam edildi. Geriye kalanlar o zamanın idamdan sonraki en büyük cezası olan 20 yıl ile 8 yıl arasında hapis cezalarına çarptırıldı. Mayıs 1948 ve sonrasında da 2. ve 3. grup tutuklama ve sürgün furyası başladı. Bu Yücelciler de 9 yıl ile 1 yıl arasında hapis ve dört ay ile bir ay arasında sürgün cezası aldı. Edinilen bilgilere göre tutuklanarak cezaya çarptırılan Yücelci sayısı 63. Oysa Yücelci sayısı yüzlerle ifade ediliyor. Ancak, sadece ceza alanlar bilinebildiği için net bir rakam verilemiyor.
Serbest göçe izin verilen 1953"ten 1967"ye kadar 200 bin civarında Türk, Anavatan'a göç etti. Göç öncesinde Makedonya"da yaklaşık 300 bin Türk yaşamaktaydı. Son nüfus sayımına göre bu ülkedeki Türk nüfusu yüzde 3,85. Arnavutlar yüzde 25, Makedonlar yüzde 65. Göç sırasında Yücel Teşkilatı üyelerinin tamamına yakını da Türkiye'ye geldi. Birbirleriyle irtibatlarını kesmeyen Yücelciler 1957"den bu yana düzenledikleri mevlit programlarıyla dört şehitlerini anıyorlar.
Türkiye"de Yücel Teşkilatı hakkında araştırma yapan tek kişi Araştırmacı-Yazar H. Yıldırım Ağanoğlu. Rumeli Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği Kültür Müdürlüğü"nü ve arşiv sorumluluğunu yapan Ağanoğlu, annesinin Yücelciler hakkında anlattıklarıyla büyümüş. 1996"da bu teşkilatı araştırmaya başlayan Ağanoğlu, Türkiye"ye göç eden Yücelciler"den Hüseyin Baykal, Refik Özer ve Şerafettin Ferit"in, 1950"den beri faaliyetini sürdüren Rumeli Türkleri Derneği"nde başkanlık yaptığını belirliyor. Hayatta olan Yücel Teşkilatı Merkez Komite üyesi Refik Özer"in araştırmasına destek verdiği Ağanoğlu, 2003 yılında teşkilatla ilgili 32 sayfalık bir kitapçık bastırmış. Bugün teşkilatla ilgili elde bulunan tek kaynak bu. Bir de Mehmet Ardıcı isimli Yücelci"nin 1991 yılında basılan anı kitabı var.
Makedonya Türkleri"nin yaşadığı bu drama, o tarihlerde Türkiye basını da ilgi göstermemiş. Yücelciler"in yargılanması ve idam edilmesiyle ilgili Ağanoğlu"nun bulabildiği tek haber kupürü Trakya Postası isimli mahalli bir gazeteye ait. Gazetenin idamlardan 10 gün sonra yaptığı haberde "Bu haksızlıkları unutmayacağız. Üsküp"te oynanan kanlı dramdan medeniyet utansın" deniliyor.
Ağanoğlu'nun yanı sıra, yaşayan son Yücelciler"den Necati Çetiner, Refik Özer, Kemal Hakimoğlu, Hüseyin Çelik ve 1948"de şehit olan Nazmi Ömer"in eşi Hacer Yücel"le görüştük. Yücelciler"e o günlerde neler yaptıklarını ve Türkiye ile ilişkilerini sorduk. Tarihe ışık tutacak bilgiler ortaya çıktı. Şunu da belirtmekte fayda var. Görüştüğümüz son tanıklar hâlâ o günleri yaşıyormuş gibi heyecanlanıyor, korkarak bilgi veriyor ve çekingen davranıyor.
"Türkiye"ye istihbarat veriyorduk"
O günleri anlatırken korkusunu gizleyemeyen teşkilat üyesi Necati Çetiner, Makedonya"yı işgal eden Bulgarlar"ın Türklere çok zalimce davrandıklarını söylüyor. Teşkilatlanan komünistlere karşı neler yapacaklarını konuştuklarını anlatan Çetiner, Yücel Teşkilatı"nın hücreler halinde örgütlendiği bilgisini veriyor. Her hücre kendi üyelerini tanıyor. İrtibatı en üsttekiler sağlıyor. Çetiner, Üsküp konsolosu aracılığıyla Türkiye"ye Almanların mühimmat sevkiyatları hakkında askeri istihbarat verdiklerini ifade ediyor. 1944"te demokratik bir Yugoslavya kurulmasını bekliyorlar ama baskıcı komünist Tito rejimiyle karşı karşıya kalıyorlar. "Türkleri komünizmden korumak için faaliyet içindeydik. Yönetim, Türkleri komünist teşkilatı içine çekmek istedi. Ağızdan kulağa propaganda yaptık. Girmedik. Ne var bu Türklerde, komünizme girmediler dediler" diyen Çetiner, Türkiye destek verseydi idamların durdurulabileceğine ve 200 bin Türk"ün göç etmek zorunda kalmayacağına inanıyor. Çok ağır şartlarda geçen hapis cezası bittikten sonra 32 yaşında Türkiye"ye gelen Çetiner, her şeye sıfırdan başlamış. İki çocuğu ve 4 torunu dünyaya gelen 82 yaşındaki Çetiner eşiyle birlikte yaşıyor.
"Büyükelçiyle aleni görüşme hataydı"
Teşkilatın hayattaki Merkez Komite üyelerinden Refik Özer, Türk medyasının tutuklamalar sırasında bir satır haber yapmamasına sitem ederek, "Oranın gazeteleri manşet yapıyorlardı. Burada ses yok. Olanlardan Türkiye"nin haberinin olmaması mümkün değil. Neden yazılmadığını bilemiyoruz" diyor.
Özer, konsolostan sonra Türkiye Belgrad Büyükelçisi ile temasa geçilmesi hakkında şunları söylüyor: "Teşkilatın başkanı Şuayb Aziz büyükelçi ile görüşüyor. Tüzüğü veriyor. Büyükelçi, Şuayb Aziz"e beraber ortaya çıkalım demiş. Büyük bir hata. Onlar büyükelçilikte iken Şuayb Aziz meydana çıkmayacaktı. Büyükelçi almayacaktı onu. Kuşların bile fotoğrafını çekiyorlardı."
Özer, Türkiye"ye geldikten sonra en aktif çalışan Yücelciler"den. Gayretleriyle, Üsküp'te şehit düşmüş iki kişinin eşine, Türkiye"de şehit olmuş gibi paye verilmesini ve maaş bağlanmasını sağlamış. Savaş yıllarında Makedonya"da 300 bin Türk yaşadığını, bunların hayat haklarını korumak için mücadele verdiklerini ifade eden Özer, oradayken bir başkasının hayatını tehlikeye atmamak için evlenmemiş. Özer ilk evliliğini 40 yaşında Türkiye"ye göç ettikten sonra yapmış ve dört çocuğu olmuş. Özer, kendileri gibi Arnavutların da yargılandığını ve onlardan iki kişinin idam edildiğini aktarıyor.
"Misak-ı Milli dışındaki Türklerle uğraşmayız"
Bir başka teşkilat üyesi Kemal Hakimoğlu ise Yücel Teşkilatı"nın kendisi gibi genç Türkleri komünist teşkilatlanmadan uzak tutmak için kurulduğunu belirtiyor. Türk gençlerini Komünist Parti"de görev vererek birbirine düşürmek istediklerini, kendisine de bu yolda teklifte bulunduklarını anlatan Hakimoğlu, "Girenlerden haftada bir malumat istiyorlardı. Müslümandım, Türk"tüm. Bu, örfüme ve an'aneme aykırıydı. Büyüklerim de hükümet ve polis teşkilatından uzak durmamı istemişti. Pasif davranış yaptık. Onların komünist teşkilatına girmedik. Yardımcı olmadık. 17, 18 yaşındaydım. Bizim grupta 30, 35 kişi vardık" diye konuşuyor. Türkiye"nin kendilerine destek verip vermediğini sorduğumuz Hakimoğlu"nun cevabı çok ilginç: "Teşkilat tarafından buraya gelenler oldu 1947-48"lerde, idamlardan önce. Dışişleri Bakanlığı"na gitmişler. Demişler ki, bizi izliyorlar, bizim hiçbir gücümüz, kuvvetimiz yok. Hiç olmazsa gelin bir serzenişte bulunun. O zamanki CHP"li yetkililer, "Misak-ı Milli dışındaki Türklerle biz uğraşmayız" demişler."
Yıllar sonra 1953"te Hakimoğlu"nun dayısının oğlu CHP İstanbul il yönetiminden Sami Funda, Yugoslavya"ya giderek oradaki Türklerin durumuyla ilgili geniş bir araştırma yapar ve rapor hazırlar. Çok iyi Sırpça bilen Funda"nın raporu MİT"te beğenilir. Büyük para teklif edilir ama "Bunu ülkem için yaptım diyerek" reddeder.
Hakimoğlu, Makedonların Bulgarlardan daha milliyetçi bir millet olduğunu da kaydediyor: "Onlarda bir laf vardır: Susa susa. Söylerlerse kulağa asma, bildiğini yap. Hâlâ öyle devam ediyorlar. Gidin Üsküp"e bakın her taraf harabe içinde. Gecekondu muhiti. Onların tarafındaki inşaatlar modern." Hakimoğlu da Türklerin gayrimüslimlerden daha fazla olduğunun, Türkiye"nin biraz destek çıkması halinde göçün yaşanmayabileceğinin altını çiziyor.
"Silahlı hareket yapacaktık"
Makedonya"da o sıralar 300 ile 400 bin arasında Türk yaşadığını ifade eden Hüseyin Çelik, Yücel Teşkilatı"nın bütün Türklerce bilindiğini dile getiriyor. Türkiye"nin, bir ara yardım gelecek denilmesine rağmen hiç destek vermediğini söyleyen Çelik; "Ben öyle biliyorum, iki gün kalmıştı. İsmet Paşa iki gün daha bekleyin dedi. Silahlı bir örgüt değildik ama herkesin bir silahı vardı. Hazır olmuştuk. Bir harekat başlatabilirdik. Yukarısı daha iyi bilirdi. Üçer kişiydik. Teşkilatta ben üç kişiyi tanırdım. Öyle giderdi. Sonra yakaladılar hepimizi. Birbirimizi gördük. Türkiye destek verseydi Makedonya bugün o şekilde olmazdı, orada kalırdık. Çünkü köyleri de teşkilatlandırmıştık. Mücadelemiz komünizme karşıydı. Ama hiç destek gelmedi. Silahlı bir hareket olacaktı" diye konuşuyor.
Çelik, şehit mezarlarının nerede olduğunu kimsenin bilmediğini, idam edilen dört kişiden biri olan Nazmi Ömer"i yakalanmadan bir gün önce gördüğünü dün gibi hatırlıyor.
"ŞEHİDİMİN MEZARINI GÖSTERSİNLER YETER"
Şehit Nazmi Ömer"in eşi Hacer Yücel"in anlattıklarını dinleyip de duygulanmamak imkansız. O tarihlerde Hacer Hanım 23 yaşındadır. Babası bir gün artık evlenme çağının geldiğini ve kendisini Nazmi Ömer"in istediğini söyler. 1946"da evlenirler. Eşi tutuklandığında 9 aylık evlidirler. Tutuklamadan bir hafta sonra 28 Ağustos 1947"de kızı dünyaya gelir. Eşini göstermezler. Aradan üç ay geçer. Nazmi Ömer idama mahkum edilmiştir. Son bir defa görüşmeleri için davet ederler. Eşinin annesi, babası, altı kardeşi ve üç aylık kızıyla birlikte hapishaneye giderler. Gerisini Hacer Yücel şöyle anlatıyor: "O, bir taraftaydı. Teller aşırı duruyoruz. İçeri alındıktan sonra sadece o an gördüm. Hepimiz ağlıyoruz. Kızımı göremiyor ki, yüzünü, gözünü. Elinde bir mendil vardı, onu verdi ona. Ağlamayın dedi, ne ağlıyorsunuz öyle. Ben gidiyorum ama sizi arkamdaki (Türkiye"yi kastederek) milyonlarca kız kardeş ve kardeşe emanet ediyorum. Yaşasın Atatürk Türkiyesi, yaşasın Türkiye, dedi. Derken hemen kolundan tutup götürdüler. Bir daha da göremedim. Mezarını da görmedim. Nereye gömüldüğünü bilmiyorum."
İdamdan sonra Nazmi Ömer"in ailesi tarafından verilen yatağını iade etmişler. Hacer Yücel, yatağı öpüp koklarken içinden bir not çıkmış. Anne, babası ve kardeşlerine hitaben yazılan notta, "Eşim Hacer ve kızım Ayla"ya iyi bakın" diyormuş.
Hacer Yücel, 1957"de Türkiye"ye gelinceye kadar sürekli takip edilmiş. Orada kaldığı süre içinde 1950"de kurdukları Türk tiyatrosunda önemli rollerde oynamış. Bir daha hiç evlenmeyen Yücel, eşinin ailesinden ve kızından ayrılmamış. Bugün iki de torunu var.
Yücel, evlilikleri süresince sormasına rağmen, faaliyetleri hakkında kendisine bir kelime bilgi vermediğini söylüyor. İdamdan sonra babasını da "sen bile bile kızını bir Yücelci ile evlendirdin, sen de onlar dansın" diye tutuklayarak 20 yıla mahkum ediyorlar. Türkiye destek verseydi, idamların olmayacağını ifade eden Yücel, "Ölüme giderken bile yaşasın Türkiye, yaşasın Atatürk Türkiyesi demesini hiç unutamıyorum" diyor.
Refik Özer"in gayretleriyle üç aydan üç aya 300 milyon TL şehit maaşı alan Yücel, Türkiye"den ne bekliyorsunuz sorusunu şöyle cevaplandırıyor: "Türkiye"den bir şey beklemiyorum. Mezarını bana göstersinler yeter. Alsınlar buraya gömsünler yeter. Nereye gömüldükleri belli değil. Kimse de bir şey söylemedi."
|
| AKSİYON
19:50 - 9/8/2006 - {yok} -
Kategori: Belirtilmemiş
Bizim 'Şark'ımız ne yana düşer?
|
İLÜSTRASYON: MUAMMER OLCAY
| Edward Said'in temel tezlerinin savunucusu Makdisi'ye göre Batı'nın egemenliği altında şekillenen 'modernlik' çağında her toplum kendi 'Doğu'sunu yaratmış ve Batı tarafından ilerlemesi mümkün görünmeyen Osmanlı da kendi çevresine, özellikle Arap eyaletlerine, benzeri bir gözlükle bakmıştı
21/06/2006
AYŞE HÜR (Arşivi)
Nuray Mert 13 Haziran 2006 günlü köşesinde, Suriye'ye giderken dostlarının kendisini, "Taklamakan Çölü'ne gider gibi" uğurlamasından bahsediyor ve Türklerin Araplara karşı önyargılarına ilişkin önemli tespitlerde bulunuyordu. Ünlü Arap tarihçisi Albert Hourani 1980 yılında bir kitabın önsözünde, "İngilizlerin Araplar hakkında, Arapların da İngilizler ve Türkler hakkında neler düşündüklerini artık az çok biliyoruz, ancak Türklerin, özellikle de İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi Türklerin Araplar hakkında neler düşündükleri, halen büyük ölçüde yanıtsız kalmış bir sorundur" der. Bu sözlerin üstünden geçen 26 yılda durumun pek değiştiği söylenemez. Çünkü bu konu çoğu kişi için bir çeşit kör noktadır. Hele kendini solda tanımlayanlar için adeta yasak bölgedir.
'Bir Haşim Yarası' Vivet Kanetti 'Bir Haşim Yarası' adlı güzel yazısında Araplık meselesinin nasıl algılandığına dair ilginç örnekler verir. (Virgül, 37, Ocak 2001) Köklü bir ulema ailesinin çocuğu olarak Bağdat'ta doğan ve babasının tayiniyle 1897'de İstanbul'a gelen 'Arap' Haşim, Çanakkale Savaşı'na ihtiyat zabiti olarak katıldığı halde hükümetin savaşı uzaktan takip eden şair ve yazarları savaş destanı yazmaları için Çanakkale'ye gönderdiği heyete dahil edilmemesini Türkçülüğe bağlarmış. Yakup Kadri de, Ahmet Haşim ve Süleyman Nazif'in aslen Türk olmadıkları için bu heyete dahil edilmediklerini doğrularmış. "Senin Türkiye'de işin ne, Bağdat'a gitsene!" gibi laflara, Haşim'in tepkisi şöyle olurdu diyor Kanetti: "Öyle ya, harp olur, Ahmet Haşim vatan müdafaasına çağrılır; sulh olur vatandan kovulmak istenir!" Dahası, Yahya Kemal, Necip Fazıl'a şöyle dermiş: "Ha, şu Bağdatlı fellah, öyle mi? Alûsîzâdelerdendir o. Nesebini unutuyor da bir de Türklük satmaya kalkışıyor!" Nâzım Hikmet'in Resimli Ay'da yayımlanan Ahmet Haşim'le ilgili şiirinde, "Atlas yakalı sarhoş sofralarında Bağdatlı bir dilencinin çaldığı saz", "sarhoş sofralarında Arabistan fıstığı satanlar", "Bağdadi şaklaban", "kendi kafatasından hurma rakısı sunar" gibi ifadelerin olduğunu, komünist Kerim Sadi'nin bile Haşim'in Araplığına dokundurduğunu ekliyor kanetti. Dostlarının 'Acem' diye takıldığı Ali Naci Karacan, bir gün Ahmet Haşim'i kızdırıp konuşturmak için 'Arap Haşim' deyince, Haşim, hayretle "Aman beyefendi, demiş, bize Arap demeyi de artık Türklere bırak!" Peki günümüzde durum nasıl? Meşhur "Araplar bizi arkadan hançerledi" edebiyatı dışında, "Arap yağı bol bulunca orasına burasına sürermiş", "Arabın derdi kırmızı pabuç", "Arap saçı", "Ne Arabın yüzü ne Şam'ın şekeri", "Arabın yalellisi" gibi atasözleri ve deyimler; Arap karakterini ve kültürünü tarif ederken kullanılan yalancılık, kurnazlık, münafıklık, hunharlık, acımasızlık, yağmacılık, riyakârlık, pislik gibi kavramlar, ünlü bir pop şarkıcımızın kendisine verilen "Ortadoğu'nun en büyük şarkıcısı" unvanını "ben Ortadoğulu değilim" diye reddetmesi veya ünlü bir İslamcı şairin, "İslamiyet'in çöl bedevisi Araplara değil de Türklere yakıştığını" söylemesi gibi magazinel kırıntılar dışında elimizde sağlam bir bilgi yok. Günümüz Türklerinin değil ama Osmanlıların Araplara bakışı üzerine Batı'da yazılmış nadir ciddi eserden biri ise Ussama Samir Makdisi'nin 2000 yılında yayımladığı 'The Culture of Sectarianism: Community, History, and Violence in Nineteenth-Century Ottoman Lebanon' (Mezhepçilik Kültürü: Ondokuzuncu Yüzyıl Osmanlı Lübnanı'nda Cemaat, Tarih ve Şiddet) başlıklı kitabı olmalı. Kitap geçtiğimiz yıllarda Amerika'nın en prestijli akademik tarih dergisi olarak kabul edilen ve sayfalarını Ortadoğu konulu makalelere nadiren açan American Historical Review'da 'Osmanlı Oryantalizmi' adlı uzun bir yazı ile okuyucuya sunulduğunda epey ses getirdi ama bu ses Türkiye'ye pek yansımadı.
Benzeşen ilişkiler Edward Said'in yeğeni ve temel yorumlarının savunucusu olan Makdisi'ye göre Batı'nın egemenliği altında şekillenen 'modernlik' çağında her toplum kendi 'Doğu' sunu yaratmış ve Batı tarafından ilerlemesi mümkün görünmeyen Osmanlı Devleti de kendi çevresine, özellikle Arap eyaletlerine, benzeri bir gözlükle bakmıştı. Yazara göre bu istemeden ortaya çıkan bir bakış açısı olmayıp belli bir tercihin ürünü idi. Bunun sonucunda ise Osmanlı Devleti ile Arap asıllı tebasının yoğun olduğu çevresi arasındaki ilişkiler Batı ile Osmanlı ya da Batı metropolleri ile sömürgeler arasındakine benzer bir karakter göstermişti. Tezini desteklemek için Osmanlı dönemindeki Lübnan örneğini seçen Makdisi, bu ilişkinin düşünsel arka planını, Batı emperyalizminin ideolojik kılıfını oluşturan 'beyaz ırkın mükellefiyeti' (White Men's Burden) tezine benzer bir şekilde "Türklerin diğer Doğulu ırklara üstünlüğü" inancında görüyor. Osmanlı'ya bu üstünlük duygusunu veren en önemli unsurun ise "İslam'ın gerçek ruhunu Arapların değil, Osmanlıların kavradıklarına" duyulan derin inanç olduğunu söylüyor. Yazar Osmanlı Oryantalizmi'ni Kırım'ın 1774'te Ruslara kaybedilmesi, Mısır'ın 1798'de Napolyon'a teslim olması ve Yunanlıların 1820'lerdeki bağımsızlık girişimleri ile istemeden "Avrupa'nın zamanına dahil olan" Osmanlı İmparatorluğu'nun, 1856 Kırım Savaşı'nı takiben Batı devletler sistemine kabul olunduktan sonra, Avrupa'nın Hasta Adamı olmaktan kurtulmak için modernleşmek gerektiği fikrine sıkı sıkıya bağlanmasıyla ilintilendiriyor. Bu zihniyete ivme kazandıran asıl olayların ise 1878 ve 1913 arasında Balkanlarda yaşanan büyük toprak kayıpları olduğunu ileri sürüyor. Yazar, aynen Japonların 1905'de Ruslara yenildikten sonra hissettikleri gibi, artık (ne yazık ki) Avrupa'nın değil, Doğu'nun bir parçası olduklarını hisseden Osmanlıların içine düştükleri eziklik duygusundan kurtulmak için, Doğu'nun diğer parçalarından üstün oldukları fikrine sıkıca bağlandıklarını ileri sürüyor. Makdisi'ye göre nasıl ki Avrupalı Oryantalistler için Doğu, Batı'dan başka bir zaman ve mekan diliminde değişmeden yaşıyor gibi algılanıyorsa, Osmanlı için de Arap dünyasının kendi öz dinamizmi diye bir şey yoktu. O halde ilk iş Arapları modernleştirmek dahası Osmanlılaştırmaktı! Burada bir parantez açalım: Devlet kademelerinde yükselme söz konusu olduğunda etnisitenin hiç önemli olmadığı iddiasına rağmen Osmanlı idaresinin üst düzey yöneticileri arasında Arap olanların sayısı çok azdır. İsmail Hakkı Danişmend'e göre, tarih boyunca 215 Osmanlı sadrazamından sadece üçünün Arap kökenli olma ihtimali vardır. Kaptan-ı deryalar ve sefirler arasında Arap yoktur, defterdarlardan biri, reisülküttaplardan dördü Arap'tır. 1908'deki İkinci Meclis'te 147 Türk, 60 Arap, 27 Arnavut, 26 Rum, 14 Ermeni, 10 Slav ve dört Yahudi vardır ama o dönemdeki Türk ve Arap nüfusları 12,1 ve 12,6 milyon olarak tahmin edilirken Türk denenlerin arasında Arnavut ve Arapların dışında kalan herkes vardır. Arap nüfusu ise Bedevilerin sayıma katılmaması gibi durumlardan dolayı eksik sayılmıştır. Yani meclisteki dağılım nüfusla orantılı değildir. Parantezi kapatıp devam edelim. Hakikaten de Makdisi'nin dediği gibi 1860'lardan itibaren Osmanlı Devleti en seçkin üyelerini bölgeye vali olarak gönderilmiştir. Bunlar arasında Mustafa Reşit Paşa, Ali Paşa, Fuad Paşa, Cevdet Paşa, Mithad Paşa, Mehmed gibi önemli entelektüeller vardır. Arabistan yarımadası baştan başa demiryolları ve telgraf hatlarıyla başkente bağlanmış, şehirler imar edilmiş, idari ve askeri yapı yenilenmiş, okuma yazma bilmeyen Arap ahali Mekteb-i Anbar'a ve Aşiret Mektebi'ne kaydedilmiş, Harbiye'de, Mülkiye'de Arap şeyhlerinin oğulları için özel sınıflar açılmıştır. Osman Hamdi Bey, Sidon'da kazılar yapmış, Kayzer II. Willhelm gururla buralarda gezdirilmiştir, vs. (Abdülhamid'in pan- İslamist tavrının bu ilgiyi desteklediğini de hatırlatalım.)
Merkezin bakışı Peki, bütün bunlar Makdisi'nin dediği türden bir Osmanlı Oyantalizmi'ne mi işaret ediyor? Bilindiği gibi Oryantalizm, sadece Doğu hakkında geliştirilmiş bir Batı fantezisi değildir. Kuşaklar boyunca emek verilerek yaratılmış bir kuram ve eylem bütünüdür. Osmanlı'da bu tür bir bütünsel Arap bilgisi olduğu epey kuşkulu. Şükrü Hanioğlu'na göre ise, imparatorluğun, Türk unsuruna ağırlık verilmesi yolundaki ideolojik yaklaşımın Tanzimat sonrasında gitgide hız kazandığı meselesi belirli bir gerçeklik payı taşımaktaysa da, Arap ve diğer Osmanlı anâsırına yönelik etnik üstünlük temeline dayalı bir 'medenileştirme misyonu' zorlama bir çıkarımdır. Yeni modernlik ideali çerçevesinde, Osmanlı merkezi tüm çevresine aynı amaçla yaklaşmış; Toroslar'daki Türkmenler, Doğu'daki Kürt aşiretleri, Balkanlardaki Arnavutlar, Havran Dürzileri veya Yemen Zeydîleri merkezin gözünde hep benzer konumda olmuşlardır. Konunun Arap tarih yazımında nasıl ele alındığını araştırmadan, "Osmanlı Oryantalizmi yoktur" demek zor görünüyor. Tespiti nispeten kolay olan ise Kemalizmin hem Osmanlı'nın son yüzyılına damgasını vuran pozitivist modernleştirmeci yaklaşımı, hem de imparatorluğun çözülüş dönemine damgasını vuran "Araplar bizi arkadan vurdu" söylemini aynen devralmış olduğu. Günümüzde bunlara eklemlenen söylem ise İslamiyet'le 'çöl bedeviliğinin temsil ettiği barbarlık', bunlarla da terör arasında açık ya da zımni ilişkiler kurmak. Türklerin kimlik bunalımının pek çok boyutu olduğu açık ama herhalde en çok ihmal edilen kısmı Arap düşmanlığı meselesi. Konuyu, Osmanlı İmparatorluğu'nun çözülüşü ile Arap milliyetçiliğinin gelişimini kapsayacak geniş bir perspektif içinde ele almadığımız sürece bu düşmanlıktan kurtulmamız güç görünüyor.
Ayşe Hür: Yazar
Radikal
16:25 - 9/8/2006 - {yok} -
Kategori: Belirtilmemiş

AYDINLARIN İHANETİ
Batı’da Aydınlar hakkında ilk kapsamlı eleştiri XX. yüzyılın başlarında Julien Benda’dan gelir. Benda’ya göre, aydınların hakikat duygusu artık zayıflamıştır. Onlar, şimdilerde siyasi ihtirasların güdümündedirler. İktidarın muhalif görünen sözcüleridir. Esasen kendi gruplarının çıkarlarını kollamak adına da sonsuz bir kin ve nefret duyarlar.
“Benda’nın tanımına göre gerçek aydınlar kazığa bağlanıp yakılma, sürgüne gönderilme, çarmıha gerilme riskine girmek durumundadırlar. Bu yüzden de sayıları çok olamaz, gelişimleri belli bir rutine bağlı olamaz... Benda’nın tasarladığı biçimiyle gerçek aydın imgesinin hâlâ çekici ve güçlü bir imge olduğuna benim şüphem yok.”
Edward W. Said, Entelektüel
“Benda’nın anlattığı entelektüeller alelâde insanlar ya da sıradan okumuşlar gibi maddi kazançla ilgilenmezler. Şahsi çıkar peşinde koşmak, ikbal ve mevki gayreti içinde olmak onların işi değildir. Onlar siyasal iktidarın yakını olmak için el etek öpmezler. Güçlünün uydusu değil, zayıfın savunucusudurlar. Zengin sofralarından yemlenmek için şaklabanlık yaparak kralın soytarısı rolüne soyunmazlar ... Siyasal iktidarın kusurlarını, otoriteyi kötüye kullanmasını kınarlar ve bunu topluma haykırırlar. Onlar, iktidarın hizmetlisi değildir. ...Onlar satılık değildir, kalemlerini de ödünç vermezler. İşte, bu kabilden özelliklerle bezediği entelektüellerin dönemin siyasi gelişmeleri karşısında ilkesiz davranışlarının yarattığı infialle Benda sözünü esirgememiş ve ‘aydın ihanetinden’ söz edebilmiştir.”
Nur Vergin, Doğu Batı Entelektüeller-III
13:53 - 9/8/2006 - {yok} -
Kategori: Belirtilmemiş

00:24 - 7/8/2006 - {1} -
Kategori: Belirtilmemiş
Bir adam düşününüz ki...
Bir adam düşününüz ki hayatını Türkiye'de Sol'un ve Sosyalizm'in tarihini araştırmaya adamış olsun, ömrünü Marksizm'in en güçlü muhaliflerine, hatta bazı yandaşlarına —hem de 1930-40lı yıllarda— eleştiriler yazmakla geçirsin...
Bir adam düşününüz ki Ziya Gökalp'e... Tevfik Fikret'e... Ahmed Hâşim'e... Fuad Köprülü'ye... Hüseyin Cahid'e... Şevket Süreyya Aydemir'e... Mehmed Ali Aynî'ye... Haydar Rifat'a... Hilmi Ziya Ülken'e... Babanzâde Hüseyin Şükrü'ye... Prof. Kessler'e... hatta Dr. Hikmet Kıvılcımlı'ya gayet muknî ve ciddî eleştiriler kaleme alsın, hatta bu sayede söylenilmeyeni söylemeye, ihmal edileni ikame etmeye çalışsın, Ahmed Cevdet Paşa'nın, Nâmık Kemal'in, Mehmed Akif'in fikirlerini 'farklı' bir nokta-i nazarından ele alsın, Fecr-i Aticileri, Servet-i Fünuncuları yerden yere vursun...
Bir adam düşününüz ki "Muhammed ve İslâmiyet", "İslâmiyet ve Sosyalizm Bağdaşabilir mi?", "İsa Sosyalist midir?", "İslâmiyet ve Osmanlı Sosyalistleri", "İslâmiyet ve Yöncü Sosyalistler", "Osmanlı İmparatorluğunun Dağılma Devri ve Tarihî Maddecilik" başlıklı yazılar, risaleler kaleme alıp 'din' ve 'sosyalizm' arasında irtibatlar kurmak için gece-gündüz demeden kütüphaneler devirsin de muhalifleri bile "Bu adam ekmek yerine kitap yiyor, onunla münakaşa edilmez" desin...
Bir adam düşününüz ki bütün bu faaliyetleri sırasında kimliğini saklamak, 100'ü aşkın müstear ad kullanmak durumunda kalsın, sürgünlerden, mahkemelerden başını alamasın, üstelik memleketin tanınmış birçok kaleminin ciddiye aldığı, hatta 'talebesi' veya 'arkadaşı' olmakla övündüğü bir isimken, gerçekte bir 'çelebi' gibi yaşasın ve bir 'garip' gibi ölsün...
VE bir adam düşününüz ki onca vasfına rağmen, hakkında yazılmış bir tek, evet bir tek ciddi tedkik, bir tek biyografi ve/veya bibliyografi neşredilmemiş olsun...
Kimden bahsettiğimi tahmin edebildiniz mi?
Merakta bırakmamak için hemen söyleyeyim: Kerim Sadi'den, yani A. Cerrahoğlu'ndan... (İsm-i müstearları bitmez.)
Güya hakkında bir yüksek lisans tezi yapılmış... Değer hükmümüz: Atıf yaptığınız takdirde, bir şeylerden haberdarmış gibi görünmenize yarar, işte o kadar. (Kerim Sadi'nin dostu Cemil Meriç'in kızı Ümit Meriç yönetmiş bu tezi.)
Başka? Bir de derleme suretinde bazı övgü ifadelerinden gayrı pek ciddi malzeme içermeyen bir dostluk nişanesi...
"Türkiye'de Sosyalizm'in Tarihine Katkı" başlıklı kitabı Mete Tunçay tarafından yayıma hazırlanıp sunulmasaydı, adını hatırlayacak kaç kişi çıkardı, bilemeyiz. (Tunçay'ın sunuşunu okuyanlar, kitabın hacmiyle müellifi hakkında verilen isteksiz ve yorgun bilgiler arasındaki tezadı farketmekte güçlük çekmeyeceklerdir sanırım.)
Kerim Sadi hakkındaki bu bilgi fukaralığı bizi niçin bu kadar ilgilendiriyor dersiniz?
Yakın tarihimizin en önemli münekkidlerinden bu zâtın risalelerine başvurmadıkça, yukarıda adını saydığımız (ve saymaya lüzum görmediğimiz) nice sanat ve düşünce adamı hakkında yapılacak tedkikat eksiklerle ma'lul olacaktır; üstelik, yerli bir sosyalist olması sebebiyle, Kerim Sadi'nin eleştirileri, yapılacak yorumların başka alanlara taşınmasını, yeniden gözden geçirilmesini, hiç değilse sıkı bir münekkidle ciddi ciddi hesaplaşılmasını sağlayacaktır.
Öyle ya, Ahmed Hâşim hakkında bir-iki söz söyleyeceksiniz de Kerim Sadi'yi dikkate almayacaksınız, bu mümkün mü? Kesinlikle mümkün değil. (Tereddüt edenler, Beşir Ayvazoğlu'nun Ahmed Hâşim hakkındaki eserini okusunlar ve böylelikle Kerim Sadi'nin kronolojik önceliğinin kıymetini bizzat takdir etmeyi denesinler.)
Peki ya Fuad Köprülü hakkındaki "tarih felsefesi olmayan tarihçi" eleştirisi? Veya eleştirilerin isabetli, kendisinin hatalı olduğunu itiraf etmek zorunda kalan Hilmi Ziya Ülken hakkındaki değerlendirmeleri? Ya da Mehmed Ali Aynî'nin ünlü tenkidlerini boşa çıkaran tenkidleri?
Daha hangisini sayalım, karar veremiyoruz.
Dünkü yazımızda "Türkiye'de Sol, kendi geçmişini kavrama konusunda cidden yetersizdir" derken mübalağa ettiğimizi veya sırf lâf olsun diye konuştuğumuzu düşünenler varsa, başlarını iki elleri arasına alsınlar, sonra insafla karar versinler.
Kerim Sadi niçin ihmal edilmiştir? Bu bir tesadüf müdür?
Bu soruya cevap verebilecek nadir isimlerden biri de Attilâ İlhan'dı, ne yazık ki o da aramızdan ayrıldı.
Sizi merakta bırakmayayım da sorunun sahibi olarak, cevabını da ben vereyim: Kerim Sadi belki marksistti, komünistti, sosyalistti, ama hepsinden evvel yerli bir adamdı. Sizin anlayacağınız, gâvursa bile bizim gâvurumuzdu.
Türkiye'de onların olan mümtaz ve muazzez, bizim olansa merduddur. Onların olan öne çıkıyor, bizim olan geri itiliyor. Bu, bu toprakların yazgısı.
2 TEMMUZ 2006 PAZAR
00:08 - 7/8/2006 - {yok} -
Kategori: Belirtilmemiş
Türk köyünde karnaval
Belçika'daki "Türk köyü" Faymonville'de Türk Karnavalı düzenlendi. Kendilerini asırlardır "Türk" olarak adlandıran Belçikalı köylüler, geleneksel Türk giysi ve bayraklarıyla karnaval korteji oluştururken, ülkenin çeşitli bölgelerinden gelen Türkler, karnaval etkinliklerini izlediler.
Belçika'nın Arden Dağları bölgesinde, ülkenin ücra köşelerinden birinde bulunan, birkaç yüz insanın yaşadığı "Faymonville" isimli köyün meydanında, Belçika ve bayraklarının yanında Türk bayrağı da dalgalanıyor. Köyün merkezinde, bugün kütüphane olarak kullanılan binanın girişinde, mermer üzerine oyulmuş ay-yıldız, binanın içindeyse camlara işlenmiş Türk bayrağı motifleri dikkati çekiyor.
Faymonville köyünde hiçbir zaman, hiçbir Türk'ün yaşamadığını belirten köylüler, Türkleri fazla tanımıyorlar. Köylüler, kendilerine asırlardır "Türkler" dendiğini, "Türk köyü"nün insanları olduklarını söylüyorlar.
TÜRK KÖYÜNE DAİR RİVAYETLER
Faymonville köylülerine "Türk" denilmesi ve Türk bayrağının bu köyün sembolü olması, çeşitli rivayetlerle izah ediliyor. Bazı köylüler, bu geleneğin 8. yüzyıldan kaldığını savunuyorlar. En yaygın rivayete göre, 16. ve 17. yüzyıllarda, Avrupa'da Türk işgalinden zarar görenlere yardım için para toplanırken, Faymonville köylüleri bu parayı vermeyi reddettiler ve bu nedenle "Hıristiyanlık âleminin düşmanı ve Türklerin dostu" ilan edildiler.
BRÜKSEL 1 MART 2006 ÇARŞAMBA
YENİ ŞAFAK
18:25 - 6/8/2006 - {yok} -
Kategori: Belirtilmemiş

13:25 - 5/8/2006 - {yok} -
|
Tanım
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
Kategoriler
Son Yazılar
- Etki alanı, ilgi alanı mı?
- Unutulan coğrafyamız
- Güle güle Türkçe
- 60 yıllık sırrı açıklıyoruz: YÜCELCİ TÜRKLER
- Bizim 'Şark'ımız ne yana düşer?
- AYDINLARIN İHANETİ
- Karikatür
- Bir adam düşününüz ki...
- Belçika'daki "Türk köyü" Faymonville...
- Karikatür
|