merhaba

Bizim 'Şark'ımız ne yana düşer?

Kategori: Belirtilmemiş

Bizim 'Şark'ımız ne yana düşer?

Bizim 'Şark'ımız ne yana düşer?
İLÜSTRASYON: MUAMMER OLCAY
Edward Said'in temel tezlerinin savunucusu Makdisi'ye göre Batı'nın egemenliği altında şekillenen 'modernlik' çağında her toplum kendi 'Doğu'sunu yaratmış ve Batı tarafından ilerlemesi mümkün görünmeyen Osmanlı da kendi çevresine, özellikle Arap eyaletlerine, benzeri bir gözlükle bakmıştı

21/06/2006

AYŞE HÜR (Arşivi)

Nuray Mert 13 Haziran 2006 günlü köşesinde, Suriye'ye giderken dostlarının kendisini, "Taklamakan Çölü'ne gider gibi" uğurlamasından bahsediyor ve Türklerin Araplara karşı önyargılarına ilişkin önemli tespitlerde bulunuyordu. Ünlü Arap tarihçisi Albert Hourani 1980 yılında bir kitabın önsözünde, "İngilizlerin Araplar hakkında, Arapların da İngilizler ve Türkler hakkında neler düşündüklerini artık az çok biliyoruz, ancak Türklerin, özellikle de İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi Türklerin Araplar hakkında neler düşündükleri, halen büyük ölçüde yanıtsız kalmış bir sorundur" der. Bu sözlerin üstünden geçen 26 yılda durumun pek değiştiği söylenemez. Çünkü bu konu çoğu kişi için bir çeşit kör noktadır. Hele kendini solda tanımlayanlar için adeta yasak bölgedir.

'Bir Haşim Yarası'
Vivet Kanetti 'Bir Haşim Yarası' adlı güzel yazısında Araplık meselesinin nasıl algılandığına dair ilginç örnekler verir. (Virgül, 37, Ocak 2001) Köklü bir ulema ailesinin çocuğu olarak Bağdat'ta doğan ve babasının tayiniyle 1897'de İstanbul'a gelen 'Arap' Haşim, Çanakkale Savaşı'na ihtiyat zabiti olarak katıldığı halde hükümetin savaşı uzaktan takip eden şair ve yazarları savaş destanı yazmaları için Çanakkale'ye gönderdiği heyete dahil edilmemesini Türkçülüğe bağlarmış. Yakup Kadri de, Ahmet Haşim ve Süleyman Nazif'in aslen Türk olmadıkları için bu heyete dahil edilmediklerini doğrularmış. "Senin Türkiye'de işin ne, Bağdat'a gitsene!" gibi laflara, Haşim'in tepkisi şöyle olurdu diyor Kanetti: "Öyle ya, harp olur, Ahmet Haşim vatan müdafaasına çağrılır; sulh olur vatandan kovulmak istenir!" Dahası, Yahya Kemal, Necip Fazıl'a şöyle dermiş: "Ha, şu Bağdatlı fellah, öyle mi? Alûsîzâdelerdendir o. Nesebini unutuyor da bir de Türklük satmaya kalkışıyor!" Nâzım Hikmet'in Resimli Ay'da yayımlanan Ahmet Haşim'le ilgili şiirinde, "Atlas yakalı sarhoş sofralarında Bağdatlı bir dilencinin çaldığı saz", "sarhoş sofralarında Arabistan fıstığı satanlar", "Bağdadi şaklaban", "kendi kafatasından hurma rakısı sunar" gibi ifadelerin olduğunu, komünist Kerim Sadi'nin bile Haşim'in Araplığına dokundurduğunu ekliyor kanetti. Dostlarının 'Acem' diye takıldığı Ali Naci Karacan, bir gün Ahmet Haşim'i kızdırıp konuşturmak için 'Arap Haşim' deyince, Haşim, hayretle "Aman beyefendi, demiş, bize Arap demeyi de artık Türklere bırak!"
Peki günümüzde durum nasıl? Meşhur "Araplar bizi arkadan hançerledi" edebiyatı dışında, "Arap yağı bol bulunca orasına burasına sürermiş", "Arabın derdi kırmızı pabuç", "Arap saçı", "Ne Arabın yüzü ne Şam'ın şekeri", "Arabın yalellisi" gibi atasözleri ve deyimler; Arap karakterini ve kültürünü tarif ederken kullanılan yalancılık, kurnazlık, münafıklık, hunharlık, acımasızlık, yağmacılık, riyakârlık, pislik gibi kavramlar, ünlü bir pop şarkıcımızın kendisine verilen "Ortadoğu'nun en büyük şarkıcısı" unvanını "ben Ortadoğulu değilim" diye reddetmesi veya ünlü bir İslamcı şairin, "İslamiyet'in çöl bedevisi Araplara değil de Türklere yakıştığını" söylemesi gibi magazinel kırıntılar dışında elimizde sağlam bir bilgi yok.
Günümüz Türklerinin değil ama Osmanlıların Araplara bakışı üzerine Batı'da yazılmış nadir ciddi eserden biri ise Ussama Samir Makdisi'nin 2000 yılında yayımladığı 'The Culture of Sectarianism: Community, History, and Violence in Nineteenth-Century Ottoman Lebanon' (Mezhepçilik Kültürü: Ondokuzuncu Yüzyıl Osmanlı Lübnanı'nda Cemaat, Tarih ve Şiddet) başlıklı kitabı olmalı. Kitap geçtiğimiz yıllarda Amerika'nın en prestijli akademik tarih dergisi olarak kabul edilen ve sayfalarını Ortadoğu konulu makalelere nadiren açan American Historical Review'da 'Osmanlı Oryantalizmi' adlı uzun bir yazı ile okuyucuya sunulduğunda epey ses getirdi ama bu ses Türkiye'ye pek yansımadı.

Benzeşen ilişkiler
Edward Said'in yeğeni ve temel yorumlarının savunucusu olan Makdisi'ye göre Batı'nın egemenliği altında şekillenen 'modernlik' çağında her toplum kendi 'Doğu' sunu yaratmış ve Batı tarafından ilerlemesi mümkün görünmeyen Osmanlı Devleti de kendi çevresine, özellikle Arap eyaletlerine, benzeri bir gözlükle bakmıştı. Yazara göre bu istemeden ortaya çıkan bir bakış açısı olmayıp belli bir tercihin ürünü idi. Bunun sonucunda ise Osmanlı Devleti ile Arap asıllı tebasının yoğun olduğu çevresi arasındaki ilişkiler Batı ile Osmanlı ya da Batı metropolleri ile sömürgeler arasındakine benzer bir karakter göstermişti. Tezini desteklemek için Osmanlı dönemindeki Lübnan örneğini seçen Makdisi, bu ilişkinin düşünsel arka planını, Batı emperyalizminin ideolojik kılıfını oluşturan 'beyaz ırkın mükellefiyeti' (White Men's Burden) tezine benzer bir şekilde "Türklerin diğer Doğulu ırklara üstünlüğü" inancında görüyor. Osmanlı'ya bu üstünlük duygusunu veren en önemli unsurun ise "İslam'ın gerçek ruhunu Arapların değil, Osmanlıların kavradıklarına" duyulan derin inanç olduğunu söylüyor.
Yazar Osmanlı Oryantalizmi'ni Kırım'ın 1774'te Ruslara kaybedilmesi, Mısır'ın 1798'de Napolyon'a teslim olması ve Yunanlıların 1820'lerdeki bağımsızlık girişimleri ile istemeden "Avrupa'nın zamanına dahil olan" Osmanlı İmparatorluğu'nun, 1856 Kırım Savaşı'nı takiben Batı devletler sistemine kabul olunduktan sonra, Avrupa'nın Hasta Adamı olmaktan kurtulmak için modernleşmek gerektiği fikrine sıkı sıkıya bağlanmasıyla ilintilendiriyor.
Bu zihniyete ivme kazandıran asıl olayların ise 1878 ve 1913 arasında Balkanlarda yaşanan büyük toprak kayıpları olduğunu ileri sürüyor. Yazar, aynen Japonların 1905'de Ruslara yenildikten sonra hissettikleri gibi, artık (ne yazık ki) Avrupa'nın değil, Doğu'nun bir parçası olduklarını hisseden Osmanlıların içine düştükleri eziklik duygusundan kurtulmak için, Doğu'nun diğer parçalarından üstün oldukları fikrine sıkıca bağlandıklarını ileri sürüyor. Makdisi'ye göre nasıl ki Avrupalı Oryantalistler için Doğu, Batı'dan başka bir zaman ve mekan diliminde değişmeden yaşıyor gibi algılanıyorsa, Osmanlı için de Arap dünyasının kendi öz dinamizmi diye bir şey yoktu.
O halde ilk iş Arapları modernleştirmek dahası Osmanlılaştırmaktı!
Burada bir parantez açalım: Devlet kademelerinde yükselme söz konusu olduğunda etnisitenin hiç önemli olmadığı iddiasına rağmen Osmanlı idaresinin üst düzey yöneticileri arasında Arap olanların sayısı çok azdır. İsmail Hakkı Danişmend'e göre, tarih boyunca 215 Osmanlı sadrazamından sadece üçünün Arap kökenli olma ihtimali vardır. Kaptan-ı deryalar ve sefirler arasında Arap yoktur, defterdarlardan biri, reisülküttaplardan dördü Arap'tır. 1908'deki İkinci Meclis'te 147 Türk, 60 Arap, 27 Arnavut, 26 Rum, 14 Ermeni, 10 Slav ve dört Yahudi vardır ama o dönemdeki Türk ve Arap nüfusları 12,1 ve 12,6 milyon olarak tahmin edilirken Türk denenlerin arasında Arnavut ve Arapların dışında kalan herkes vardır.
Arap nüfusu ise Bedevilerin sayıma katılmaması gibi durumlardan dolayı eksik sayılmıştır. Yani meclisteki dağılım nüfusla orantılı değildir. Parantezi kapatıp devam edelim. Hakikaten de Makdisi'nin dediği gibi 1860'lardan itibaren Osmanlı Devleti en seçkin üyelerini bölgeye vali olarak gönderilmiştir. Bunlar arasında Mustafa Reşit Paşa, Ali Paşa, Fuad Paşa, Cevdet Paşa, Mithad Paşa, Mehmed gibi önemli entelektüeller vardır. Arabistan yarımadası baştan başa demiryolları ve telgraf hatlarıyla başkente bağlanmış, şehirler imar edilmiş, idari ve askeri yapı yenilenmiş, okuma yazma bilmeyen Arap ahali Mekteb-i Anbar'a ve Aşiret Mektebi'ne kaydedilmiş, Harbiye'de, Mülkiye'de Arap şeyhlerinin oğulları için özel sınıflar açılmıştır. Osman Hamdi Bey, Sidon'da kazılar yapmış, Kayzer II. Willhelm gururla buralarda gezdirilmiştir, vs. (Abdülhamid'in pan- İslamist tavrının bu ilgiyi desteklediğini de hatırlatalım.)

Merkezin bakışı
Peki, bütün bunlar Makdisi'nin dediği türden bir Osmanlı Oyantalizmi'ne mi işaret ediyor? Bilindiği gibi Oryantalizm, sadece Doğu hakkında geliştirilmiş bir Batı fantezisi değildir. Kuşaklar boyunca emek verilerek yaratılmış bir kuram ve eylem bütünüdür. Osmanlı'da bu tür bir bütünsel Arap bilgisi olduğu epey kuşkulu. Şükrü Hanioğlu'na göre ise, imparatorluğun, Türk unsuruna ağırlık verilmesi yolundaki ideolojik yaklaşımın Tanzimat sonrasında gitgide hız kazandığı meselesi belirli bir gerçeklik payı taşımaktaysa da, Arap ve diğer Osmanlı anâsırına yönelik etnik üstünlük temeline dayalı bir 'medenileştirme misyonu' zorlama bir çıkarımdır. Yeni modernlik ideali çerçevesinde, Osmanlı merkezi tüm çevresine aynı amaçla yaklaşmış; Toroslar'daki Türkmenler, Doğu'daki Kürt aşiretleri, Balkanlardaki Arnavutlar, Havran Dürzileri veya Yemen Zeydîleri merkezin gözünde hep benzer konumda olmuşlardır.
Konunun Arap tarih yazımında nasıl ele alındığını araştırmadan, "Osmanlı Oryantalizmi yoktur" demek zor görünüyor. Tespiti nispeten kolay olan ise Kemalizmin hem Osmanlı'nın son yüzyılına damgasını vuran pozitivist modernleştirmeci yaklaşımı, hem de imparatorluğun çözülüş dönemine damgasını vuran "Araplar bizi arkadan vurdu" söylemini aynen devralmış olduğu. Günümüzde bunlara eklemlenen söylem ise İslamiyet'le 'çöl bedeviliğinin temsil ettiği barbarlık', bunlarla da terör arasında açık ya da zımni ilişkiler kurmak. Türklerin kimlik bunalımının pek çok boyutu olduğu açık ama herhalde en çok ihmal edilen kısmı Arap düşmanlığı meselesi. Konuyu, Osmanlı İmparatorluğu'nun çözülüşü ile Arap milliyetçiliğinin gelişimini kapsayacak geniş bir perspektif içinde ele almadığımız sürece bu düşmanlıktan kurtulmamız güç görünüyor.

Ayşe Hür: Yazar

 

Radikal

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

16:25 - 9/8/2006 - yorum yaz


Son Sayfa Sonraki Sayfa


Tanım

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
Kategoriler
Son Yazılar
- Etki alanı, ilgi alanı mı?
- Unutulan coğrafyamız
- Güle güle Türkçe
- 60 yıllık sırrı açıklıyoruz: YÜCELCİ TÜRKLER
- Bizim 'Şark'ımız ne yana düşer?
- AYDINLARIN İHANETİ
- Karikatür
- Bir adam düşününüz ki...
- Belçika'daki "Türk köyü" Faymonville...
- Karikatür